çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2014 Cumartesi

pedofili, oryantalizm, feminizm

uzun zamandır elim varmadı buraya yazmaya. satı öldüğünden beri yani. ama ezgi (sarıtaş) birikime varolan çocuk gelin-pedofili tartışmasını toparlayan güzel bir yazı yazmış. ben de bu tartışmanın gördüğüm kadarında eksik kalan bir şeyi eklemek istedim...

konu çuvaldızı kendimize batırmakla ilgili. bu satı'yla da çok konuştuğumuz bişeydi. feministlerin en çok eleştirdiği şeylerin sadece kendi sınıflarında değil kendi hayatlarında da gerçekleşiyor olması ama bunun pek mevzu olmaması meselesi. kelin ilacı olsa başına sürerdi, demek feministler bu işi çözememiş, demek bir şey bilmiyorlar denebilmesi ihtimalinden midir nedir... halbuki bu tür bir kırılganlığın feministleri azaltan değil çoğaltan birşey olduğu da söylenebilir pek alâ. bir de tabii, projecilik işlerini bilmem de, ilaç satanlardan farklı olarak feministlerin çoğu çözüm satıyor da değiller. satı'yla konuştuğumuz şeylerden biri genç yaşta özgürce bir ilişki yaşamanın da çocuk gelinlikle aynı kapıya çıkabiliyor olduğuydu mesela. geçen defne suman da yazmıştı pek güzel. orada da sözü edilen, belki daha basit görünen bir boyutu da evişleri, işbölümü. bu blogda da yazdım... bir kuşak feministin çözümü evlenmemek, çocuk doğurmamaktı. bunlarla kafa göz yara yara cebelleşenler de oldu tabi her zaman... yarmayarak da.

neyse, bu az çetrefilli değilmiş gibi pedofili konusu daha da çetrefilli. üstelik bağlantısız da değil. küçük yaşta evlenmek, özellikle de yaş farkı bulunan biriyle evlenmek demek pek çok işi yapa yapa, ses çıkaramadan büyümek demek, pek çok kadının böyle büyümesi kadın işinin buna göre tanımlanması demek vs. aynı zamanda. yani daha önce zikrettiğim yazılarda tartışılan temel meselelerden birisi olan toplumsallık başka pek çok seye de bağlıyor meseleyi.

yalnız bu toplumsallık kurgusunda kendimizi hiç katmadan da yazabileceğimiz yanılsaması var gibi geliyor bana. ne de olsa çocuk gelin değiliz, kendi hikayelerimizin konuyla bağlantısı yok, olaylar uzak coğrafyalarda geçiyor... bu uzaklık meselesi tartışılmamış değil elbette, dicle koğacıoğlu, nükhet sirman çocuk-gelin müessesesinin de içinde yer aldığı namus meselesi ile ilgili bunu gayet de güzel ifade ettiler, ediyorlar. (mesela doğu'da namus cinayet olan şeyin batı'da aşk cinayeti adını alması meselesi)


ama ben bu tartışmada yine bu vurgunun eksikliğini hissettim. mesela en basitinden sanki süper süper modeller de 12-14, hatta 10 yaşında modelliğe başlamıyor, modellik yapabildikleri sürece bu görüntülerine sadık kalmaları beklenmiyor, ve onlarla beraber markalı dükkanlardan alışveriş ed-ebil-en tüm dünya ve feministler de o bedenlere girebilmek için rejim yapmıyorlarmış, başka gerçek alternatifler varmış, ve bunun konuyla ne alakası varmış gibi mesela... geçenlerde 5harflilerde kate mossun mesleğe yeni başladığındaki genç ve yukarıda değindiğim kadın-işinin tanımlanması sürecine çok benzeyen kadın-vücudunun tanımlanması süreçlerine ışık tutan bir tercüme vardı misal. pedofilide süper model eşiği türü bir konu saptırma gibi de düşünülebilir bu tabii ama bana sorarsanız içinde boğulduğumuz şey için başkalarına acımak feminizme göre değil -çok yapsa da, en azından tartıştığı ve zaman zaman da sıyrılabildiği birşey. en azından kürt olup kürtlerin yabancılaştırılmasına kıllanmak ya da feminist olup ataerkinin hiçbir zaman sadece bir eğitimsizlik sorunu olmadığını bilmek ihtimal dahilinde (bu tartışma içinde olayın ataerki boyutunu bu şekliyle vurgulayan bir yazı, inanmayacaksınız ama yine 5harflilerde nimet alıcının yazısıydı).

bu kendi durumumuza bakmadan başkalarınınkini mesele etme problemini yakın zamanda en iyi şu fransız yapımı erkekler-kadın olsa majorité opprimée viralinde gördük. burda adam kısa film boyunca bir bebek arabasını sürürken türlü tacizlerle karşılaşıyor, ama sanki bunları yaşayan kendisi değilmiş gibi kreşteki başörtülü adama ay çok eziliyosun falan diye laf ediyodu. bu durumun komedisi gibi de anlaşılabilirdi film, bu durumun normalleştiricisi gibi de. ikincisi gibi anlayan iki yazı gördüm, zaten onu taciz edenler de afrika kökenli falan olunca birinci türlüsü pek akla gelmiyor.

şimdi tabii evlenmekle modellik yapıp çok paralar kazanmak ya da arasındaki durumlar, mesela özgürce bir ilişki yaşamak vs aynı şey mi diyenler olacak, haklılar da, değil, ama çocuk gelinliğin her hali de değil, diyelim 14 yaşında bir kız kendi seçtiği ve istediği 16 yaşında bir oğlanla evlendiğinde aynı çocuk gelin kategorisinde mi tartışacağız sorusu da var. kız kategorisinin belirsizliği zaten üzerinde tartışmak zor olan cinselliği konuşmayı iyice zor hale getiriyor. ama biz kendimizi ezilmişliklerden azade, problemleri de başkalarının görmedikçe bunun bile içinden çıkılır bence.

21 Nisan 2013 Pazar

kadınların cemaati meselesi ve çocuklar

çocuksuz toplantılar benim feminist anneler grubunda en sevmediğim fikir.
başından beri de var. çocuklarla uğraşmaktan konuşamadığımız için -ki kısmen doğru- çocuksuz toplanma çağrıları. ayaküstü 1-2 buluşma hariç gerçekleştiğini görmedim gerçi. çoğunlukla sayemde. ama şimdi böyle yazdım diye grup dışı kalmaktan hoşlandığım sanılmasın. ama benimki de bir çeşit mücadele galiba.

yani tamam anneler topluluğuyuz diye sadece anne olmak çocukları her yere götürmek zorunda değiliz. ama biz bir de destek ağlarından oldukça mahrum ve çalışan bir anne topluluğuyuz? üstelik çocuklarla beraber dolaşım annelik ve kamusallık işlerinde zurnanın zırt dediği yer:

geçen aynur demirdirek'in kadınlar dünyası dergisinin yüzüncü yılı sebebiyle odtü'de yaptığı konuşmaya 3 yaşındaki oğlumla gittim. fazla dinleyemesem de gerekirse çıkarız dinlediğim de kardır diye düşünüyodum. neyse ki oğlan aynur'un sakinliğinin etkisine girdi yine ve önce sakin sakin dinleyip sonra da uyudu.

konulardan bir tanesi de dergi yazıhanesinin aynı zamanda bir toplantı ve buluşma mekanı olması idi. çıkışta aynur "yalnız bir duyuru vardı, o da on yaşından küçük çocuklarınızı konferansa yanınızda getirmeyin idi" dedi.

isyeaannn

neyse ki aynur oğlanla beraber geldiğimize memnun olmuştu, kimsenin de bir şikayeti yoktu. üstelik kadınlar dünyasının yazıhanesine çocuklarıyla gidiyormuş kadınlar (nezihe'mle gitmiştim diye yazmış biri.) ama umumi konferanslar cemiyeti'nden verilmiş bir duyuruda teali-i nisvan cemiyeti'nin iştirak ve desteğiyle düzenlenen celal nuri bey tarafından verilecek "islamiyette kadın" başlıklı bir konferans duyurulurken "on yaşından daha küçük çocukları beraber getirmemeleri hanımefendilerden suret-i mahsusada rica olunur" denilmiş. (kadınlar dünyası 36. sayı, sağol aynur). demek kadınlar kendi aralarında yine çocuklu toplanabiliyorlarmış ama celal nuri beyin konsantrasyonu bozuluyormuş! aklıma yine ursula le guin'in kadınlar rüyalar ejderhalar'ında çok sevdiğim bayan brown yazısı geliyor, kadın yazarların mutfakta yemek pişirir çocuklar koştururken de yazmaları ama erkeklerin bütün hayhuydan ve angaryalardan uzakta, yalnız ve mağrur yazabilmeleri. bu çeşit bir erkek yazar kamusallığı hala alanı domine etse de bunda özenilecek birşey göremiyorum ben de le guin gibi. kadınlar da  kamusallığı kadınların olmadığı yerden çocukların -ya da mutfağın- olmadığı yere çektiklerinde bence iyi bir pazarlık yapmıyorlar. elitizmle malul halkevlerinin (!!) de büyük sorununun bu olduğunu yazmıştım: hem kadınları çekmek için uğraş hem gelmiyolar diye azarla hem de çocuk getirmeyi yasakla??!!

feminist anneler bir halkevi olmasın!! kendilerini caminin yerine koymaya çalışırken ve kadınların katılımı konusunda camilerden çok daha iddialı takılırken kadınların çoluklarıyla çocuklarıyla gayet de rahat ettikleri kadınlar kısmına sahip camilerin yanına bile yaklaşamamışlardı ne de olsa! özellikle hacıbayram gibi merkezi yerlerdeki camilerin kadınlar kısımları kadınların taciz edilmeden ve para harcamadan çocuklarıyla birlikte mola verebilecekleri, bebelerini emzirebilecekleri yerler. kocaman ve bomboş bir alanda koşturmanın daha büyük çocuklara verdiği zevk de cabası.

gerçi bu sorun sadece feminist anneler gibi zaten kamusal alanda varlık gösteren kadınların sorunu da değil. islamda kadınların cemaati meselesi başlıbaşına bir mesele. kadın imam meselesinde vücut bulan bir mesele mesela: çünkü sorun sadece kadınların erkeklere imam olup olamayacağı değil, kadınların birbirlerine de imam olup olamayacağı sorusu. bu soruya farklı mezhepler farklı yaklaşıyor. birçoğunda kadınlar kadınlara imam olabiliyor ama diğerleriyle aynı hizada duruyor. bence makul. iran'da da yakın zamanda bu yönde genel bir fetva çıktı -daha doğrusu kadınların imamlığının üstündeki yasak kalktı. ama hanefilikte kadınların kadınlara imamlık yapmasına izin yok mesela. kadınlar biraraya bile gelseler eğer bir erkek imama uyamayacaklarsa yalnız namaz kılıyorlar. hatta kadınların arkada, ya da kadınlara ayrılan bir yerde bile cemaate katılsalar cemaate katılmalarının hayırlı olup olmayacağı bile tartışma konusu. camide bütün kadınlar imama uyup birlikte saf tutarlarken neredeyse aynı anda ama biraz daha ötede ve ortak ritmden kopuk olduğunun altını çizerek namaz kılan kadınlara da rastlamışlığım var. bu da kadınların cemaatinden hayır gelmez mealinde bir hadise, bu hadis ise kadınlar cemaat olurlarsa çoluklarını çocuklarını ihmal edebilirler durumuna dayanıyor sanırım. hadisin sahih olduğu söyleniyor ama bağlamını bulamadım (şurada bu tartışmanın bir nevi özeti bulunabilir). bu haliyle islam gibi cemaat temelli bir dinden, tarih içinde farklı zamanlarda daha az eğitimli olmaları sebebiyle imamın yokluğunda namaz kılamayacak olan kadınları ihmal etmemiş olmasını beklerim. zaten hz. muhammed'in bazı eşleri da başka kadınlara namaz kıldırıyor. tüm bu tartışmanın sıcaklığına rağmen kamusal alanla malul olmayan dindar kadınlar daha iyi çözümler bulabiliyor. örneğin kadınlararası islami sohbetlere kadınlar çoluk çocuk gidiyor o çocuklar da bir şekilde çokluk içinde idare ediliyor.

türkiye'de dindarlık kitabında öne çıkan, bu tartışmadan laik olduğu için bağımsızmış gibi görünen, ama aslında aynı yere dönen, gösterişten uzak olmak için yalnız namaz kılan bir laik kadın figürü vardı. orada adeta laikliğin dayattığı bireysellik ve dindarlığın dayattığı cemaatçilik arasında bir çözüm gibi bir yerde ama benim içimi acıttı. laiklik bireyselliği dayatırken de ne kadar gizli bir cemaat yaratıyor, ve bu cemaatin kararları tartışmaya açıkça cemaatçilik yapılan yerlerde olduğundan çok daha kapalı çünkü cemaat aslında yokmuş gibi! camide namaz vakti herkes beraber saf tutarken yalnız kalan kadın gibi laik olduğu için dinini yalnız yaşaması gerektiğini düşünen bir kadın da bu sefer başka bir cemaatten korktuğu için kendini tecrit ediyor. dışlanma korkusuyla yalnız kalmak! bazı laik müslümanların da cemaat bazı içi hanefi kadınların da ortak kaderidir belki... ama dedim ya benim gördüğüm cemaatlere eklemli kadınlar, cemaat bu konularda ne kadar muhafazakar olursa olsun genellikle kendilerince bir cemaat oluşturuyorlar. diğer grup, yani ilk bakışta kendi kendilerine yarattıkları intibası uyandıran bir tecrit yaşadığını gördüğüm kadınların çoğuysa -ki zaman zaman dahil olduğum oldu bu gruba- belli bir kamusal hayat tecrübesi yaşayan ya da yaşamış -emekli vs- kadınlar. dışlanma korkusu çok şiddetsiz görünen ortamlarda da olabiliyor o yüzden  korku diye adlandırmak yerine gösterişten uzaklık diye adlandırmak işlerine de gelmiş olabilir.... bu izolasyonu yaşayanlar daha çok ununu elemiş eleğini asmış, ya da ununu elemeden eleğini asmış, zaten oldukça yalnız yaşayan kadınlar bir de. yani çolukluluk çocukluluk gibi kendilerini yalnızlaştırıyor gibi görünüp aslında en azından mecburiyetten onları farklı farklı cemiyetlere eklemleyen durumlardan da bir nevi yoksunlar. üstelik kamusallığın kendine özgü bir elitizmiyle de malul olmadıklarından emin değilim. yani kimseyi kendileri gibi görmedikleri için kimseye karışamıyor gibi de olabilir bir grup. "gösterişten uzaklık" iddiasında böyle bir eleştiri var zaten. bu noktada dışlanma korkusuyla kibir de bir madalyonun iki yüzü gibi, iki ayrı ihtimal değil birbirini tamamlayan iki ayrı duygu... kibrin böyle çelişik bi tarafı var, hem kimseyi beğenmiyor, hem sürekli onay istiyorsun...

sadece elitizm değil kamusallığın bahşettiği bir karışamama hali, bir donukluk da var bu kimsenin kolay kolay bende yok diyemeyeceği, kafadan bende yok diyenlerin de baştan ismini listeye yazdıracağı modern kibirde. ilginç aslında, kendileriyle en yalnız kalamayıp tefekkür için gerekli yalnızlaşmayı yaşayamayanlar da belki bu kadınlar. bu sesler kafasında olmadığında cemaatle bile yalnız, onay aradığı bu diğer sesler kafasında olduğundaysa yapayalnızken bile kalabalık olabiliyor insan... bir kadına yalnız kalma hakkı vermeyen ev, aile, cemaat, arkadaşlar, onu yapayalnız bıraktıklarında bile kafasını meşgul etmeye devam edebiliyorlar... yani bir önceki paragrafta belirttiğim hayali cemaat, tam da kalabalıklığıyla yalnızlaştırıp donuklaştırabiliyor birini:  sevgili dostum ligea ile az konuşmadık kamusal cemiyette lider pozisyonuna gelen annelerin günde yüzlerce kere anneleri tarafından kucaklanan, öpülen, onaylanan çocukların aldıklarının birini bile verirken kırk kere düşündüklerini. veremez olduklarını. kendimizden bilerek. bu yüzden annelik feminizmin en kilit meselelerinden biri, bazı kuşaklar çocuksuzluğu feminizmin şartı olarak görüyor, çocuk bakımının da diğer ev işleri gibi eşit bir şekilde bölüşülebileceğini, hatta bazıları tamamen havale edilebileceğini düşünüyor. belki feministlerin baktıkları en son yer olan köy ve güvendikleri en son kişi olan kaynana ve çocuk bakım pratiği tarihlerinden varolan ürkünç senaryolara alternatif çıkabilir... her halükarda elbette bölüşülebilir, ama özellikle emzirirken, iki sene anne nerede biter bebek nerede başlar kim biliyor? kreş süper bir destek ama üç yaşından önce başlamak pek anlamlı değil ve o üç sene kimin bakacağı, nasıl paylaşılacağı gerçek bir muamma. üstelik sadece kamusal alanda çalışan kadınların muamması da değil, annesi adeta ruhani bir lider olan bir başka arkadaşım da aynı dertten mustarip. yani kamusallığın dini imanı yok! ve şu çoluk çocuğun ihmali meselesine de öyle kestirip atarak bakmak kolay değil.

kamusallıkla cemaati de bir tutmak problemli elbet. kamusallık 18. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan bir kavram ve aklın soyutlamalarıyla ayakta duruyor. erkek aklın koşturduğu kocaman ve bomboş ama soyut bir alan. bu soyutlamalar da kadınlardan ve dinden, ve hatta bu kadarıyla bile söylenmeyen şekliyle çocuklardan ve delilikten. delilikle ilgili soyutlamalarla uğraşanlar var elhamdülillah (fuko olsun dölöz olsun). ama çocuklarla ilgili soyutlamalar havada hala...  ve kadınlarla ilgili meseleyi doğrudan etkilemesine rağmen doğrudan tartışıldığı da pek söylenemez. üstelik feminizmin kendi seçkinciliklerini de tartışmak için uygun bir alan bu. feministlerin önemli bir kısmı da diğer cumhuriyet elitleri gibi sınıfsal, dini ve çocuklarla ilgili bir tepeden bakıştan muzdaripler ve özellikle de bunların kesiştikleri kümelerde yer alan kadınlara karşı girişilen öğreten adam tavrı da pek yardımcı olmuyor: "o kadar çok çocuk yapmasan başına bunlar gelmezdi," "okula gitsen başına bunlar gelmezdi," "dini hurafelere inanmasan başına bunlar gelmezdi." halbuki, bunlardan uzak duran çocuksuz, eğitimli, dinle mesafeli kadınlar da dönüp dolaşıp küçük gördükleri hallerle yüzyüze buluyorlar kendilerini eğer dürüstlerse. yani buradaki örneğinde, kadınların cemaati meselesi her durumda kadınlar için mesele, hepimizin ortak meselesi. üstelik çocuklu buluşmalar -bence buna herkes dahil olabilir, çocuksuz arkadaşlarımdan gördüğüm desteği kimseden görmedim diyebilirim, burada da anlattığım üzre biyolojik kısmı kısıtlı bir kısmı-  sadece farklı grupları birleştirmek değil aynı zamanda çocukların kendisinin bu muhabbete katkısı açısından da önemli. feminist anne toplantılarına iştirak ettiğim beş-altı yılda çocukluktan genç kızlığa geçen asya'nın sessiz ve güzel varlığı son buluşmamızın en iyi tarafıydı bence. kız çocuk, sınırlarının belirsizliği ve insanlık tarihinin en güçlü kişisi oluşu meselesi (inanmıyosanız miyazaki seyredin, öyle değil mi sayın tolga ulusoy?) zaten daha tartışmak istediğim bir konu. kadınlar ve çocukların içine girdiği içinden çıkılmaz durumları da genellikle ablalar çözüyor. yani kadınların cemaati ve çocuklar meselesine de göbekten bağlı. ya da kadınların cemaati ve çocuklar meselesi ona... neyse, bu da kadınlara ve çocuklara, ve ablalara dair zayıf tartışmalara böyle bir pop-katkı olsun...

17 Nisan 2013 Çarşamba

bebek ve çocuk kıyafetlerinin devirdaimi

ilk kez bir bebeğin ne zaman ne kadar büyüyeceğini ve ne kadar hızlı büyüdüğünü hesaplayamadığımda elime geli geli veren tulumlar, çıtçıtlı bodyler için arkadaşım gökçe'nin ellerinden öperim. sonra böyle sürdü bu, ben de onları bizimkileri ekleyerek başka bir arkadaşıma verdim, artarak geri döndü, sonra başka bir arkadaşıma, sonra başka bir arkadaşıma... ikinci bebeğim doğduğunda cinsiyetine uygun ve yenilenmiş haliyle bu kıyafetler yine bana döndü. sonra süreç aynen devam etti. biz de küçükken birbirimizin kıyafetlerini giyerdik bizimkilerin arkadaş ve akraba çevresi çapında. saymayı da severdik hangi kıyafet kime ait. kardeşim bir gün demişti: "tişört ali'nin, şort elif'in, sandaletler pınar'ın, bacaklar benim!" ne güzel ki yirmi beş seneye varan boşluktan sonra artık etrafta bebekler var ve şimdiden bir ağ yaratıyorlar :)

neyse, meğer bunun kurumsallaşmışı varmış: http://bebedonusum.blogspot.com/

ama daha az kurumsallaşmışı, yüzyüzesinin de daha şeffaf ve duygulu olduğunu düşünürsek: ankara bazlı kıyafet, kaliteli kitap, doğal oyuncak, çocuk mobilya (hatta fikrin ve paylaşımın merkezi olacak dolabın sahibi irem ne der bilmem ama bence çocuklulukla ve büyümeleriyle değişen bedenler göz önünde bulundurulduğunda anne-kıyafet) paylaşabileceğimiz bir ortakdolap oluşmakta. üye olmak için: ortakdolap@googlegroups.com 

18 Şubat 2013 Pazartesi

kitaplar, bloglar ve yeniden kız kardeşlik





kitaplar… hep benimleydiler; hamilelikte de elbet beni yalnız bırakmadılar. tek çocuk olan benin bebekler konusundaki bilgisini artırmak için son derece yararlıydılar. bebek nasıl beslenir, nasıl uyur, nasıl oynar vesaire vesaire. lakin okudukça sadece bebekleri değil, anneliği de anlatmaya başladılar. ya da şöyle diyeyim; farklı annelik modelleri sundular. beni tanımıyorlardı, bebeğimi hiç görmediler; ama kendilerinden çok emindiler. öneriler çoktu, doğuma henüz vardı. üstelik kitaplara internet de eşlik ediyordu. bebeğim doğdu andan itibaren neler yapacağıma karar vermiştim. doğdu; çoğunu yapamadım. mesela sütüm yetmedi, mesela bebeğim sallanmadan uyumadı. mesela emzik verdim. kafamda ister istemez oluşan programlara, kavramlara, -hadi dürüst olalım- kalıplara uymayan gelişmeler yanlış yapıyorum düğmemi açtı; çünkü sadece yazılanlar doğru olmalıydı. açılan düğme beni yemeye başladı. üstelik istediğim belli tip bir “profesyonel” anne olmak bile değildi. ama şu yakamıza yapışan suçluluk duygusu yok mu, yanlış yapma korkusu? durup, sakinleşmeye çalıştım. sakinledim mi, emin değilim. hâlâ okuyor muyum? evet. faydasını gördüm mü? elbette. en çok onlardan mı öğrendim? hayır. en çok bebeğimden öğrendim; sonra da diğer annelerden. arkadaşlarım kadar, okuduğum bloglar da sırtımı dayadığım yastıklar oluyor bana. hani “anne olunca anladım” klişeleri var ya; işte ben de anne olunca deneyim paylaşmanın ne demek olduğunu anladım. oğlum oldu, kız kardeşlerim arttı; bazılarının gerçek adını bile bilmiyorum üstelik :)

27 Nisan 2012 Cuma

herkes-kendi-dogrusunu-biliyor-buluyor

kısa zamanda temel başvuru kaynağı haline gelen ve hamilelik ve çocuk yetiştirme konusunda benzerlerinin aksine çok çeşitli seslere kulak veren uzunçorap bize de kulak verdi: 

"herkes-kendi-dogrusunu-biliyor-buluyor"

Logo

11 Mart 2009 Çarşamba

süper kadın


anne olduğunuzda kariyer performansınızın düşeceğine dair bir sürü şey duyarsınız etraftan. yapacak o kadar çok iş vardır ki -hem de daha önceden hayal bile edemeyeceğiniz kadar çok- bir yandan hak verirsiniz bu tahmine. çocuk da yaparım kariyer de olsa olsa nil karaibrahimgilin bekar dünyasına ya da dankekin sekiz kekine özgü bir hayaldir herhalde. hele bir de yalnızsanız ve çok da paranız yoksa sizden ilgi talep eden şeyler çoğalır hayatınızda. sizdeki annelik halini gören size çocuklaşır bir anda...

içerde bebeğin ağlayan sesini duyduğunuzda ellerinizi giydiğiniz çıçıtlı süveterin iki yanından tutup açarken bulduğunuzda fark edersiniz bir anda: anaa ben süper kadın olmuşum ya!

süpermeni süpermen yapan sahne de, bence, takımelbisesini iki eliyle iki yana açıp içinden süpermen kimliğini çıkardığı sahnedir.

sonra hayatınızın başka yönlerinde de fark edersiniz bu işi. anneliğin gerektirdiği inanılmaz performansa ayak uydurmaya çalışırken bir bakarsınız daha önce yapamadığınız şeyleri de yapabiliyorsunuz.

bu elbette kariyeriniz için de geçerlidir. yaptığınız işi seviyorsanız hele de. ama ne biliyor musunuz? bence bunu çok yaymaya gerek yok! çünkü öbür türlü, zaten herkes sizden daha evin kızı olduğunuz için, abla olduğunuz için, gelin olduğunuzda birşeyler beklerken işyerinde de hem çok iş yapan hem de terfi yolu gözlemeyen çalışanlardan olduğunuz için giderek artan bir işyüküyle ve buna mukabil üç beş sırt sıvazlamasıyla karşılaşmanız zaten çok mümkün. bunlara bir de süper kadın olmanız beklentisini eklemeye ne gerek var!

süper kadınlıkları fark edilmeyen süper kadınlarla, ulus devletle ve savaşlarla alakalarıyla ilgili bir yazı: Ankara’nın Kılıkları: Boydanboya bir karşıkoyma

9 Aralık 2008 Salı

sezercik, iki anneli çocuk...



sezercik filminin kadınlar hapishanesi kısmı çok etkileyicidir. iki kadın aynı anda doğum yapar burada ve sanki mahpus damı devletin mekanı değilmiş gibi ne doktor vardır ne bişey... leğenler sıcak sular... gardiyanla mahkumlar aynı giyinir: ordu evinden içeri girebilecek şekilde önden bağlanmış başörtüsü... gardiyan aynı zamanda ebedir, ve hem de suç ortağı: sezerciğin babası saftirikliğe yeminli ediz hun taş kalpli lale belkıs'ın oyununa gelmiş ve hem sezerciğin annesi hülya koçyiğit'i terk etmiş ve hem de hapiste doğan çocuğunu elinden almakla tehdit etmiştir. 

ölü doğum yapan kadının bebeği ile sezercik yer değiştirir ve sezercik hayata babasız ama iki anneli başlar (ne yalan söyleyeyim ben sezerin sezeryanla doğduğunu sanırdım halbuki). sezercik ve annesi bu kadının yoksul evine taşındıklarında da devam eder bu hal. kapının önünde sezerciğin hapisteyken özlemini duyduğu yaşıtları sezercik hapishane piçi diye bağırırken de...


filmdeki kadınlar hapishanesi hep eskiyle ya da kötüyle özdeşleştirilen kadınlar dünyasının kısmen temize çekilmesidir. oradaki kadınlar bir bayram günü süslenirken, veya biri tahliye olduğunda diğeri onun takunyalarını giyerken suçlu olmaktan çok kadındırlar. birbirleriyle kavga da etseler gerektiğinde sırtlarını birbirlerine yaslarlar. bir yandan kötülenen mahpus damı, bebeği onu zengin ve hijyenik koşullarda yetiştirecek babasının elinden kurtarmak için mükemmel bir yerdir. ama çocuk yetiştirmek için de öyledir: hülya koçyiğit'in başına türlü aksilikler ve lale belkıslar gelmese olacağı; kocasıyla evli, evinde ve mutlu kadın hayalinin korkunç ama önemli alternatifidir. çekirdek ailede anne bebeği doğduğunda yapayalnızdır. ne yapacağını bilemez. o eve uzak sokaklardan gelen kadınlar misafirdir hep, o minik modern evi sahiplenemez. halbuki kimsenin sahiplenmeyi istemediği o hapisahane, bir yerde, doğum anının paylaşılabileceği yegane mekan olarak kalmıştır. ve sezercik, işte buradan doğmuş, bereketli olmuştur...

ama aynı bereket sezer'in annelerine yansımaz pek: onlar, neredeyse tüm sezercik sagasından ayrı bir hikaye gibi duran mahpusluk kısmının kaderdaşları, bir kadınlar ağının ancak hapishanede bu kadar kuvvetli olabileceği mesajını vermek içindirler sadece. kadınlar ağının bedelinin yüksek olduğu, kadınların kadınlara başka türlü bu kadar yaklaşmayacağı... 

elif

5 Aralık 2008 Cuma

ocak? mama sandalyesi? sofra?


altı ay miladı geldiğinde doktorları ve internet sahifelerini bir kenara bırakıp, kızın eline salatalıklar incirler verir olmuştuk. üstelik anne sütü için verdiğim  tüm mücadeleye rağmen. kırk günlükken ağzına aktarılmaya çalışılan çayları, baharatlı mercimek çorbalarını unutmayı seçerek... çünkü altı aydan sonra yiyeceklerle tanışmak biraz geç olabilir gibi gelmeye başlamıştı. üstelik altı ay aşıları ve kontrolleri için doktora gittiğimizde doktorun "artık yemek yedirmeye başlıyorsunuz, üstelik burada ek besin olan bu yedirmeye başladıklarınız değil anne sütü olacak" demesiyle iyi yapmışız diye düşündük. çünkü her ne kadar yemekleri tanıttıysak da birdenbire yemek yemeye tam geçiş hiç kolay olmadı. burada düzenli yemek yapmayı pek sevmememin rolü büyüktü. bir başka etken de yemek yeme mekanına ilişkin problemler idi.



biz mutfakta yiyorduk ama zaten ufak olan mutfağımız bebekle iyice anlamsız bir yere dönüşmüştü. mama sandelyesi kesinlikle sığmayacaktı ve amama sandelyesini alıp güzel güneşli mutfağımıza değil de sürekli misafir gelen salona koymak anlamsız görünüyordu. (mutfağın küçüklüğünün nasıl mimar-mühendislerce kadının orada tek başına kaderiyle başbaşa kalmaya mahkum edilmesi olduğu için bakınız ferhunde özbay, "gendered space: a new look at turkish modernisation. tabi aynı şekilde geniş mutfak da o ana kadar beslemelik yoluyla devam ettirilen kadın-genç kız köleliğinin mekanı...)  

ben de en sonunda mutfaktan masayı ve sandalyeleri attım. eşimin de yardımıyla ve desteğiyle oraya bir döşek koydum. artık sabahtan öğleye kadar mutfakta bulunan güneşi ailecek değerlendirebiliyorduk. üstelik kız orada oynarken iş yapmak da kolaylaşmıştı.


yemek yeneceğinde ortaya bir sofra çıkıyordu. zira kızla en rahat ettiğimiz ziyaretler içinde yemek masası bulunmayan ve sofralarla yemek yenen evlerdi. buralarda hem sofraya dahil olabiliyor hem de rahatça emekleyebiliyordu. ama misafirlikteki hesap eve uymadı ve sofranın pek öyle iki kişi bir bebeğe uygun bir çözüm olmadığı derhal anlaşıldı. kız hareketlendikçe sofrayı zaptetmek zorlaşıyordu. biz de giderek daha bireysel çözümlere gittik. hatta kızdan korumak için kendi tabaklarımızı tezgahda tutuyoruz... ki yaklaştığım ocak-odası çözümünden giderek uzağa gittiğimin farkındayım. ama üşengeçlik midir, inat mıdır, cimrilik midir bilmem kız bir yaşını geçtikten sonra mama sandalyesi alasım da giderek azalıyor. zaten alsam koyacak yer yok pek. kız az çok yemek yiyor, neyse ki kendi kendisine de yiyor. ama bu konuda ne ben kendini adamış bir anneyim ne de o annemin kritik bakışının karşısında bir kale gibi durabilir (kim durabilir?). şimdilik askıda herşey, yemek, mekan, değişen bedenlerimiz. hayatımıza daha çok kişi, belli bir mesafeden değil doğrudan girdiğinde daha kolay oluyor ama bu işler. antisosyalim mantisosyalim ama, bu da böyle geliyor işte bana... gerçi bebek de benim antisosyalliğimi çok dönüştürdü ya... ama bu başka bir yazı konusu.

e.

bebek odası

bebek doğana kadar bebek odası olmadı evimizde
her an düşebilirliğini fark etmiştik bebeğin
hamileliğin her aşamasında...
o düşükler, ölü doğumlar,
idrar yolları enfeksiyonları ;
ama esas bunları yaşayan o kadınlar,
kendi geçmişim ve o anımın hatrına
bebek odası değil yokluğunu düzenledim kafamda

bebek doğduktan sonra da gerek olmadı ayrı bir odaya
o beni emdikten sonra ayrı bir yere koymamı emrediyordu kitaplar, talimatlar, akrabalar.
ama ben koymadıkça daha rahat ettim
koymadıkça ben, daha rahat etti o da... 
sonra, üç kişilik bir duble yatakta sıkış tepiş aile olmanın yeni bir boyutunu keşfetmiş olduk.
bebeği memeden kesmek yatağını ayırmak
sanki annelik yüce kurumu tarafından sırf eğitim amaçlı yapılan bir şey gibi sunuluyor
ama benim derdim şimdi ayrılmak istememek benden ayrılmak istemeyen yegane insandan... 


bu arada ihtihayçtan ve kızın ilgilerinden doğan bebek odası da
öyle arada sırada kullanılışıyla bir ara mekan
didonun aşağıda neden doğuruyoruz yazısında dediği gibi,
onun bir gün kendi kendine gideceğini ve benim buna bu sefer sevineceğimi hatırlatan...

3 Aralık 2008 Çarşamba

annelik üzerine


Aslinda bugunlerde kendimle ilgili yazmak istiyorum. Yazan herkes bunun icin yazmiyor mu biraz? Kendini anlamak, kendini eşelemek biraz daha, bu değil mi amaç.. kendiyle meselesi olan insanlar yazarlar. Baskalariyla değil. Benim kendimle meselem ne? Galiba yazdıkça anliycam bunu, yazmadan bilse yazar mi ki insan? Yazmaz...

Mesela neden 10 koca yıl bekledim anne olmak için. Yaş 35’e gelmese belki hala sorguluyor ve kaçıyor olacaktım. Neydi beni bu kadar ürküten... annemle yaşadığım başarısız anne-kız hikayesinin, bir başka versiyonunu (bu kez tersinden) tekrar yaşamak ve bir başkasına bunu yaşatmak korkusu mu? en derinde bu var sanki...

Belki bunun için kızım olmasından hep korktum. Yok, kız çocuk sahibi olmak hiç de kolay değil. Sürekli bir karşılaştırma var kafamda, hesaplaşma... “bak annen gibi yapıyorsun, yapma bunu” diyor kafamda bir ses... sanki erkek olsa bilemezdim bu kadar net, nasıl etkileyeceğini yaptıklarımın, söylediklerimin. Daha bilinmez olurdu ilşkilerdeki sebep-sonuçlar. Ama şimdi hep tetikteyim...

Derdim biraz bunu aşmak, hep içimden “ben annem değilim ki” diyorum. “seni seviyorum; seni sen olduğun için seviyorum” diyorum. “seni kafamdaki kız yapmak için uğraşmıyacağım hiç bir zaman” diyorum. “kısıtlamayacağım, hesap sormayacağım” diyorum. “yalan söylemek zorunda kalmayacaksın bana” diyorum. “sana güveniyorum” diyorum. Ama gene de korkuyorum...

Bir çocuk sahibi olmaya karar verdiğim o günleri hatırlıyorum. “Hayat risk almaktır” demiştim kendi kendime. “Bir sürü insan var bak çevrende, annelerine ‘annecim’ diyebilen”. Ben anneme “anne” diye bile seslenemediğim için, hep hayrete düşürmüştür ve imrendirmiştir beni bu sevgi ilişkilerini gözlemlemek. “Başarabilirsin sen de. Bazen yaşanan olumsuz deneyimler, insanların doğruyu bulmalarını kolaylaştırmaz mı?” diye yüreklendirmiştim o dönem kendimi. “hele bir de başarırsan bunu; o gerçek, koşulsuz sevgiyi tadabilirsen, işte bu hayata bedel bir deneyim olur”...

Sevgi açı olmak ne kötü, nasıl seveceğini bilmemek... Ben hiç bebek almamıştım elime, kızım doğana kadar. Kendimi inandırmıştım buna “bilmediğin birşey bu: sevgi sözcükleri mırıldanmak, sıkıca sarılmak, okşamak, seni sevebilirimi karşındakine hissettirmek”. “Yok, bebekler anlar benim sevmeyi bilmediğimi ve ağlarlar şimdi elime alır almaz” diye düşünürdüm hep.

Hastanede kucağıma verdiklerinde Deniz’i ilk defa, “ben ne yapıcam şimdi, yalnız bırakmayın beni bununla” diye bağırmak gelmişti içimden. Evinin dışında biryerde olmanın verdiği tüm rahatsızlığa rağmen, etrafta koşturan hemşireler güven vermişti bir yandan da bana. “Eve gidince o ve ben olucaz, nasıl olucaz??” diye deliler gibi endişelenmiştim. İşin komik yanı bana yardım etmek üzere annem gelmişti İzmir’den. Annem, anne olmama yardım edecekti!

Hamileliğim süresince annelikle ilgili konulardan çok, fiziksel olarak karnımdaki canlıya zarar vermemek üzerine yoğunlaşmıştım. Doğum sonrasında ne olacağı ise bir bilinmezlikti benim için. Şimdi düşünüyorum da; ilk günlerdeki, hatta haftalardaki, gazdan dolayı bebeğin sürekli ağlaması, uykusuzluk, perişanlık aslında insanın duruma uyumunu kolaylaştırıyor. Sorgulayamıyorsunuz bir sürü şeyi. Bitkisel hayatta gibi geçiyor saatler, günler, haftalar.. Arada sırada tavana vuruyor sinirler, sabır taşıyor. Odaya kapanıp, avaz avaz ağlıyor insan ve sonra hiç birşey olmamış gibi çıkıp görevinin başına dönüyor. Tempo düştüğünde ise o küçük canlıya alışmış ve kabullenmiş oluyorsun artık: Hayat bundan sonra onunla devam edecek. Yalnız değilsin hiç bir şekilde. Kendini bir başkasıyla paylaşıyorsun. Hem de hiç adil olmayan bir şekilde (hele ilk zamanlar en az %90’nın ona ait).

Zor zamanlar ilk aylar, insan geriye dönüp baktığında nasıl dayandım ben buna diyor? Yazacak çok şey var... çok bunaldım, hala bunalıyorum.

Ama her duyduğumda kalbimi güm güm çarptıran birşey söylüyor artık kızım. “annecim” diyor bana arada sırada.. ve ben bu nasıl oldu hiç bilmiyorum. İçten içe ümitleniyorum. Olacak galiba...
Gözde
bağlantılar: