sofrada bilimsel bilgi ve geleneksel bilgi yazısında biraz girmiştim: endüstriyel ağların dışında bir yeme içme ağı ve kültürü mümkün mü sorusuna... işbölümünü yemek yapan erkeklere bağladığım yazıda da biraz girdim: yerel kültürün "kabalığını" değil sıklıkla bakmadan geçtiğimiz inceliklerini fark etmek ve çoğaltmak işine.
doğal bilinçli beslenme ağı bana böyle bir alan sundu. ne yalan söyleyeyim piyasa ürünlerini övmek için piyasa tarafından beslenen dergiler doğallık ve bilinç işlerini öve öve bitirilemezken içini de boşaltılmış olduklarından aradığım şey olduğunu düşünmedim öyle hemen.
aradığım şey de şuydu: dağda bayırda serbest dolaşan yani kendi hayatlarını yaşayan yerli tavuklara, ineklere, onların ürünlerine, yerli buğdaya, domatese bu dolaşma işi bundan hızlı ve çok kar elde etmeyi uman şirketlerin eline geçmeden ulaşıp, karşılığında da kendimizden bişeyler veremez miyiz? bu illa taşınıp gitmeyi, kendi çiftliğini kurmayı gerektirmek zorunda mı? tavuktan buğdaydan söz ediyoruz yahu, gündelik kalıplarımızı kırsak, biraz zamanımız ve bir arka bahçemiz olsa oracıkta olabilecek bir tarafı da var. bu işler kolay olduğundan değil, ama mümkün olduğundan. köylüler ve köyle bağlantısı olanlar bunu gündelik olarak yaptığından ve şehirliler bir yandan buna tepeden bakarken bir yandan organiğe ulaşmak arasında sıkışıp kaldığından...
tabi biraz internet araştırması ve ipek hanımın çiftliği gibi daha popüler olmuş güzel örneklerle buna yakın ihtimallerin varlığı kendini gösteriyor. gerçi çiftliğin sahibi pınar hanım bırakıp gitme akımına bir örnek, ama gönderdiği haftalık e-postalar şiirsel ve neşeli. üstelik aracısız doğal ürün ağı (ADA) gibi dbb üreticilerinin bazılarının da üye olduğu başka ağlar da mevcut.
gerçi ben de biraz temkinliyim galiba bu işlerde. çok püritan bi yere doğru kolayca sürüklenen bir tarafı var. mesela kendi yaptığının en doğrusu olduğundan en ufak bir şüphesi olmayan çevreciler de bana mutlak zıtlarından, yani tozsuz bir evin tek ihtimal olduğunu düşünen ev hanımlarından daha az obsesif görünmüyor. üzgünüm ama doğal beslenme fiksasyonlu anne bloglarında da bunun en süper örneklerini görebiliyoruz. (amarginin mutfak sayısı ve 26. sayısında da bu tartışma var) sanırım burada anahtar kelime korku: toz canavarları ya da endüstri ürünleri, ölüm... eğer bişeyi yaptıran korkuysa kıllanıyorum. şöyle örnek vereyim: organik pazarda beraber dolaştığım arkadaşım sodasan tezgahının önünden geçerken ben bunu kullanıyorum iyi dedi. ben de aldım elime içindekileri okumaya başladım. bana baya kimyasal gözüktü ama yine de bi deneyecektim ki satan kadın "diğer ürünleeer çok zararlıııı sağlıksııız" falan demeye başladı. ossaat attım elimden deterjanı, bana kendisi de kimyasal olan başka bir deterjanı öbüründen korkutarak satmaya niyetlendiği için. ben yine üşenmeyip enzim yapayım en iyisi.
ama neyse ki dbb ağı, ve özellikle de ankara'nın güzeller güzeli bir köyü olan güdül'ün tahtacıörencik köyünde kurulan tahtacıörencik doğal yaşam kolektifi, hem pazar sabahları organik pazarın yanına hafif korsan olarak kurulan köylü pazarındaki ulaşılabilirliğiyle (köylü pazarı artık müstakil ve perşembe günü ayrancı pazarında), sadece kolektiflerle değil köylülerle de olan bağıyla, ve bizzat tahtacıörencik köylüleri tarafından sahiplenilmesiyle, hem internet dolayısıyla gayet iyi örgütlenmiş olması sebebiyle (tahtacıörencik gibi bağlantısı olmayan üreticilerin internet bağı siz de olabilirsiniz), hem üreticilere eklenmenin kolay ve hem de sertifikayla falan değil karşılıklı güven duygusuyla işlemesiyle "aradığım o lezzet." reklamın gündelik hayattan çaldığı anlamları geri almak iyi.
yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Nisan 2013 Pazar
21 Eylül 2012 Cuma
sofrada bilimsel bilgi ve geleneksel bilgi
geçen gün güzel bir mekanda çok sevdiğim arkadaşlarımla yemek yedik. özellikle bir tanesini uzun zamandır görmüyordum, görmek çok hoşuma gitti. bonus olarak yanında kendi gibi pozitif takılan dokuz aylık oğlu vardı. meğer arkadaşımın annesi ona evde ekmek yapıyormuş. ama bu yüzden ona dışarda pişmiş ekmek ve diğer pek çok şeyi vermiyorlarmış. oğlan pek engellere takılan biri değildi o yüzden arada atak yapıp sonra vaz geçti ama sonuçta sanırım koca sofradan bişey tadamadan kalktı. gerçekten de bu çimenler üstüne kurulmuş, güzel bir ağacın altında bir sonbahar günü hem güneşin hem gölgenin tadını çıkarabildiğimiz ortam pek güzeldi ama yemekler o kadar süper değildi. ama bu sofrada yemek yememek de zevkli değildi.
bu arada sofrada konuştuğumuz konular da bu minvaldeydi. yani ayaş domatesinden salça yapmanın ne süper olduğu, hamilelik sonrası kilo vermenin ne kadar zor olduğu falan. aslında yemek alternatiflerinden en önemlisinin fix menü olması işimizi kolaylaştırıyordu ama bu yemekte de mesela herşeye et koyarak bize kıyak yapmaya karar vermişlerdi. neyse ki güzel ve doyurucu bir ton balıklı salata alternatifi vardı.
o gün üstüne uzun zamandır sofra konusunda bilimsel bilgi ve geleneksel bilgi konusunda düşündüğüm şeyler netleşmeye başladı, ben de yazayım dedim. kuzenim, anam babam kardeşimle de en çok bu şekilde dışarda yemek yerken görüşebiliyoruz. onlar bundan hoşlanıyor gibi ama benim genelde içim sıkılıyor. gittiğimiz yerleri sevmiyorum bazen, ben bi yer önerdiğimde de onlar pek sevmiyorlar galiba, zaten dışarda yemek yemeyi pek sevmediğimden bildiğim pek yer de yok. evdeki yemeklerden ve seçme şansı bulunmamasından da pek memnun kalmıyor gibiler. ben de aslında pekala da güzel bir tecrübe olabilecek dışarıda yeme işine katlanabilirim elbette. katlanamadığım şey de aslında sadece dışarda yemek yediğimizde değil her beraber yemek yediğimizde de olan bişey: en yeni yemek yeme kısıtlamalarının birbirine öğütlenmesi serisi. ya da işte özellikle aralarına kimi zaman benim de dahil olduğum kadınların hiç neşeli olmayan yeme rejimleri olması ve herkesin yeme rejiminin öyle olması gerektiğini düşünmeleri.
sanırım bu çeşit kısıtlayıcı yemek yeme bilgilerine ilişkin sıkıntımın dışarda yemek yerken iyice ortaya çıkması lokantaların görece belli yemeklerden müteşekkil bir menü sunmaları ve yediklerimizin endüstriyel niteliğinin lokantalarda daha görünür olması. yemek yerken aslında rafine şekerlerden doymuş yağlardan değil gafil olmaktan, ne yediğimizi bilmeden yemekten, yediğimiz yemeği ve dolayısıyla da bedenimizi onore etmemekten kaçmak gerekiyor. bir yandan çok güzel her bir yemek herşeye rağmen. öte yandan onore etmeye (bakınız aşağıdaki vidyo) yediğimiz şeyin ta kendisinden başlıyoruz ama onun sofraya gelişini düşünmeden olur mu? sömürülen ve tek besine mahkum edilen topraklar, burçak tarlasında zor gelinlikler yaşayanlar, bu besinleri kötü şartlarda işleyen işçiler, onları servis eden mutsuz garsonlar. evdeki mutsuz anne de bu hikayenin parçası. ama evde ben varsam, (görece) düzgün malzemeleri düzgün yerlerden aldıysam, mutsuz değilsem?
bir yandan da bu toptanlıkla beraber yürüyen isviçreli bilim adamlarının son keşifleri de bu genellikle etten ve yanındaki bir takım şeylerden oluşan, seçmeli gibi görünüp aslında fiks olan lokanta menüsü gibi hiç kişiye özel değil. bilakis. geleneksel bilginin coğrafi değişkenliğine karşı bilimsel bilgi evrensel olduğunu iddia ediyor ama bilimsel bilgi de zaman içinde geleneksel bilgiye oranla çok çok hızlı değişiyor. üstelik geleneksel bilgi en azından belli coğrafyaların insanlarına göre şekillenmişken bilimsel bilgi değişken olduğu gibi soyut da. sanki bizlerle, bedenlerimizle doğrudan bir alakası yokmuş gibi koyuyor kurallarını. ya da olması fark etmezmiş gibi. bedenlerimiz bilimin çiftliğiymiş ve istesek de istemesek de uymak zorundaymışız gibi. ve değişkenliği olduğu gibi bir zayıflık olan soyutluğunu da bir güç olarak sunuyor. işte kafamda netleşen bu oldu.
yani geleneksel bilgiyi tembihlemek adeta bir annelik göreviyken bilimsel bilginin pek öyle öğütlenebilir bir tarafı yok. ancak yanlışlanabilecek ama şimdilik ortaya konmuş son süper keşif olarak sunulabilir. bakın şöyle bi yemek yaptım son bilimsel bilgiler ışığında diyene de rastlamadım. o yüzden bu son keşifler gündelik hayatımıza daha çok kısıtlamalar olarak yansıyor. yani garip bir şekilde bilimsel bilgi paralelinde gelişen endüstri -hem yemek hem bilgi endüstrileri- bir yandan kendi geleneksel bilgi ve yemek yeme tarzlarından kopuşu ifade ederken, bir yandan da geleneksel bilginin olduğu kadar kendi yarattığı kirliliğin eleştirisini de içeriyor. bu durumda yeni bilgi vaazları ister istemez kısıtlama vaazlarına dünüşüyor. baştan beri söylemek istediğim ama derdimi anlatmadan söylemeyim dediğim şeyi şimdi söyleyeyim: elbette "geleneksel bilgi" artık iyice içi boşalmış ne idüğü belirsizleştirilmiş bir kümeye işaret ediyor. o da son yüzyıllara damga vuran bilimsel bilginin yeniden yeniden bozup yeniden yeniden yarattığı bir mefhum olarak düşünülmekten başka düşünceler evrenimizde yer almıyor bir yerde. yani bilimsel bilgi geleneksel olduğunu söyleyip önce bir kenara ittiği yerel yemek bilgisini sonradan yavaş yavaş içerirken, bu sürece dair bilgilendirmeyi yine kendi dilinde yapıyor. yani tam buğday ekmeğini yemenin önemini öğütlerken de kısıtlayıcı mesela...
fakat şu da var, bu kısıtlama söyleminin egemen olmadığı anlarda da, eğer yemek üzerinden müthis bilim sohbetlerine girilmeyecekse -bizimkiler pek meraklıdır bu sohbete ama ben yemek çerçevesinde tanık olmadım, ccc zafer yenal reyiz dışında. eğer kısıtlama söylemleri de kısıtlanırsa, bu sefer de bir sessizlik hakim oluyor ortama. ne desek boş halleri. bu sessizliğinin modern bilginin aktarılışındaki rolüne şurada işaret etmiştik funda cantek'le. e ama yemek de en güzel bir sohbet muhabbet ortamı değil miydi ya? o bakımdan:
not: bu arada blogda ifade ettiğim ve sağolunuz faideli geri dönüşler aldığım mama sandalyesi ve sofra krizim beni aile sofrasını sevmeye evriltti aslına bakarsanız. içine masa sığan bir mutfak, giderek yemek yapmaktan zevk alan bir adam ve masaya kuşlu peçeteler dizen kişinin ben olduğuna inanamıyorum!
ek: özetle bilimsel bilginin artık öteleyerek boş bir kümeye dönüştürdüğü geleneksel bilginin de yerini alarak tahakkümünü perçinlemesi ve bunun da sofraya yansıması probleminden bir kaçış temrini olarak menüye bakıp içinden ilk geçeni söylemek şimdilik işliyor. hem sofrada konuşacak neşeli bir şey de çıkıyor!
elif
bu arada sofrada konuştuğumuz konular da bu minvaldeydi. yani ayaş domatesinden salça yapmanın ne süper olduğu, hamilelik sonrası kilo vermenin ne kadar zor olduğu falan. aslında yemek alternatiflerinden en önemlisinin fix menü olması işimizi kolaylaştırıyordu ama bu yemekte de mesela herşeye et koyarak bize kıyak yapmaya karar vermişlerdi. neyse ki güzel ve doyurucu bir ton balıklı salata alternatifi vardı.
o gün üstüne uzun zamandır sofra konusunda bilimsel bilgi ve geleneksel bilgi konusunda düşündüğüm şeyler netleşmeye başladı, ben de yazayım dedim. kuzenim, anam babam kardeşimle de en çok bu şekilde dışarda yemek yerken görüşebiliyoruz. onlar bundan hoşlanıyor gibi ama benim genelde içim sıkılıyor. gittiğimiz yerleri sevmiyorum bazen, ben bi yer önerdiğimde de onlar pek sevmiyorlar galiba, zaten dışarda yemek yemeyi pek sevmediğimden bildiğim pek yer de yok. evdeki yemeklerden ve seçme şansı bulunmamasından da pek memnun kalmıyor gibiler. ben de aslında pekala da güzel bir tecrübe olabilecek dışarıda yeme işine katlanabilirim elbette. katlanamadığım şey de aslında sadece dışarda yemek yediğimizde değil her beraber yemek yediğimizde de olan bişey: en yeni yemek yeme kısıtlamalarının birbirine öğütlenmesi serisi. ya da işte özellikle aralarına kimi zaman benim de dahil olduğum kadınların hiç neşeli olmayan yeme rejimleri olması ve herkesin yeme rejiminin öyle olması gerektiğini düşünmeleri.
![]() |
| Politiki kouzina |
sanırım bu çeşit kısıtlayıcı yemek yeme bilgilerine ilişkin sıkıntımın dışarda yemek yerken iyice ortaya çıkması lokantaların görece belli yemeklerden müteşekkil bir menü sunmaları ve yediklerimizin endüstriyel niteliğinin lokantalarda daha görünür olması. yemek yerken aslında rafine şekerlerden doymuş yağlardan değil gafil olmaktan, ne yediğimizi bilmeden yemekten, yediğimiz yemeği ve dolayısıyla da bedenimizi onore etmemekten kaçmak gerekiyor. bir yandan çok güzel her bir yemek herşeye rağmen. öte yandan onore etmeye (bakınız aşağıdaki vidyo) yediğimiz şeyin ta kendisinden başlıyoruz ama onun sofraya gelişini düşünmeden olur mu? sömürülen ve tek besine mahkum edilen topraklar, burçak tarlasında zor gelinlikler yaşayanlar, bu besinleri kötü şartlarda işleyen işçiler, onları servis eden mutsuz garsonlar. evdeki mutsuz anne de bu hikayenin parçası. ama evde ben varsam, (görece) düzgün malzemeleri düzgün yerlerden aldıysam, mutsuz değilsem?
bir yandan da bu toptanlıkla beraber yürüyen isviçreli bilim adamlarının son keşifleri de bu genellikle etten ve yanındaki bir takım şeylerden oluşan, seçmeli gibi görünüp aslında fiks olan lokanta menüsü gibi hiç kişiye özel değil. bilakis. geleneksel bilginin coğrafi değişkenliğine karşı bilimsel bilgi evrensel olduğunu iddia ediyor ama bilimsel bilgi de zaman içinde geleneksel bilgiye oranla çok çok hızlı değişiyor. üstelik geleneksel bilgi en azından belli coğrafyaların insanlarına göre şekillenmişken bilimsel bilgi değişken olduğu gibi soyut da. sanki bizlerle, bedenlerimizle doğrudan bir alakası yokmuş gibi koyuyor kurallarını. ya da olması fark etmezmiş gibi. bedenlerimiz bilimin çiftliğiymiş ve istesek de istemesek de uymak zorundaymışız gibi. ve değişkenliği olduğu gibi bir zayıflık olan soyutluğunu da bir güç olarak sunuyor. işte kafamda netleşen bu oldu.
yani geleneksel bilgiyi tembihlemek adeta bir annelik göreviyken bilimsel bilginin pek öyle öğütlenebilir bir tarafı yok. ancak yanlışlanabilecek ama şimdilik ortaya konmuş son süper keşif olarak sunulabilir. bakın şöyle bi yemek yaptım son bilimsel bilgiler ışığında diyene de rastlamadım. o yüzden bu son keşifler gündelik hayatımıza daha çok kısıtlamalar olarak yansıyor. yani garip bir şekilde bilimsel bilgi paralelinde gelişen endüstri -hem yemek hem bilgi endüstrileri- bir yandan kendi geleneksel bilgi ve yemek yeme tarzlarından kopuşu ifade ederken, bir yandan da geleneksel bilginin olduğu kadar kendi yarattığı kirliliğin eleştirisini de içeriyor. bu durumda yeni bilgi vaazları ister istemez kısıtlama vaazlarına dünüşüyor. baştan beri söylemek istediğim ama derdimi anlatmadan söylemeyim dediğim şeyi şimdi söyleyeyim: elbette "geleneksel bilgi" artık iyice içi boşalmış ne idüğü belirsizleştirilmiş bir kümeye işaret ediyor. o da son yüzyıllara damga vuran bilimsel bilginin yeniden yeniden bozup yeniden yeniden yarattığı bir mefhum olarak düşünülmekten başka düşünceler evrenimizde yer almıyor bir yerde. yani bilimsel bilgi geleneksel olduğunu söyleyip önce bir kenara ittiği yerel yemek bilgisini sonradan yavaş yavaş içerirken, bu sürece dair bilgilendirmeyi yine kendi dilinde yapıyor. yani tam buğday ekmeğini yemenin önemini öğütlerken de kısıtlayıcı mesela...
fakat şu da var, bu kısıtlama söyleminin egemen olmadığı anlarda da, eğer yemek üzerinden müthis bilim sohbetlerine girilmeyecekse -bizimkiler pek meraklıdır bu sohbete ama ben yemek çerçevesinde tanık olmadım, ccc zafer yenal reyiz dışında. eğer kısıtlama söylemleri de kısıtlanırsa, bu sefer de bir sessizlik hakim oluyor ortama. ne desek boş halleri. bu sessizliğinin modern bilginin aktarılışındaki rolüne şurada işaret etmiştik funda cantek'le. e ama yemek de en güzel bir sohbet muhabbet ortamı değil miydi ya? o bakımdan:
not: bu arada blogda ifade ettiğim ve sağolunuz faideli geri dönüşler aldığım mama sandalyesi ve sofra krizim beni aile sofrasını sevmeye evriltti aslına bakarsanız. içine masa sığan bir mutfak, giderek yemek yapmaktan zevk alan bir adam ve masaya kuşlu peçeteler dizen kişinin ben olduğuna inanamıyorum!
ek: özetle bilimsel bilginin artık öteleyerek boş bir kümeye dönüştürdüğü geleneksel bilginin de yerini alarak tahakkümünü perçinlemesi ve bunun da sofraya yansıması probleminden bir kaçış temrini olarak menüye bakıp içinden ilk geçeni söylemek şimdilik işliyor. hem sofrada konuşacak neşeli bir şey de çıkıyor!
elif
30 Mart 2012 Cuma
portakallar bitmeden: enzimim çalıştı! (ya da ev yapımı bulaşık/çamaşır/yer silme deterjanı)
iki derdim vardı:
1. sebze meyve +çay atıklarını ve kağıdı kompostluyorum ama narenciye kabukları çok uzun zamanda toprağa dönüşüyor o yüzden katamıyorum diğerlerinin arasına. fakat çöpe atmak da istemiyorum. portakal şekerlemesi yap yap nereye kadar?
2. deterjanlardan ve onların azıcık daha zararsız olanlarından nefret ediyorum. çocuklu ortamda daha da fazla.
ben de iki tarif buldum.
birincisi elma sirkesinde narenciye kabuğunu üç hafta bekletince çok etkili bir temizleyici oluyormuş. bulaşık makinesinin parlatıcı gözüne sirke koyuyodum artık bunu koyuyorum. ama pek güzel kokmuyor o yüzden çamaşır ve yer silmeye kullanamadım.
ikincisi üç ay beklemeyi gerektiriyordu. 300 gram limon / portakal ya da elma kabuğu + 1 litre su + 100 gram kahverengi şeker, bal ya da pekmez ya da sirke anası (ben önce beyaz şeker koydum, daha sonra sirke anasıyla yapınca gerçekten daha farklı, iyi bir sonuç elde ettim. zaten şeker de koysanız ancak içinde yeni ana oluştuğunda o enzim olmuş oluyor) bir pet/cam şişede karıştırılıyor, kapağı tam kapatılmıyor ve arada çalkalanıyor (hatta kapatmak değil gevşek bırakmak bile iyi fikir değil, en iyisi bir bez ya da peçeteyi lastikle ağzına kapatmak). üç ay sonra ev yapımı bulaşık/çamaşır/yer/fayans silme deterjanınız hazır! sıkı bir süzgeçle süzüp kullanınız. kabuklar da doğrudan fertilizatör olarak kullanılabiliyormuş.
başlarda pek -hiç- güzel kokmuyordu. çürük portakal. şimdi güzel de kokuyor bence. kullanırken suyla seyreltmek gerekiyor. tarifi şurada.
aylar sonra: evin her tarafında bunlar var, çamaşırda ve ev silmekte kullanmaya devam ediyorum. yalnız bulaşık makinesinde genelde iyi iş görse de bardakları matlaştırmaması için içinde çamaşır sodası çözülmüş su ile beraber kullanmak daha iyi bir fikir.
başta söylediğim iki derde üçüncü bir dert olarak bulaşık makinesinin suyunu bahçeye verebilmeyi de ekleyebilirim şimdi mesela (2014 senesinde 250 liraya çıkacak basit bir sistemle bu mümkün) ve piyasa deterjanlarındansa bu bahçe için çok daha emin bir yol. bir de şu evde elma sirkesi tarifini buldum. bu tarife bakılırsa benim yapıp durduğum şey bir nevi sirkeymiş! neyse, tabi elma sirkesi olarak da kurdum tabi hemen burda denildiği gibi halis balla. hadi hayırlısı.
bir de tabi resimdeki gibi doldurursanız o tepede kalan portakal elma kabukları küfleniyo. suya gömülü olmalı. bunun için de şişeyi ya ağzına kadar doldurmak ya da üstüne bir ağırlık koymak lazım. sürekli için için fokurdadığı için ağzına kadar doldurunca da taşıyo çünkü. ama sirke anası bir nevi kapak görevi de gördüğü için küflenme de pek olmuyor.
başlarda pek -hiç- güzel kokmuyordu. çürük portakal. şimdi güzel de kokuyor bence. kullanırken suyla seyreltmek gerekiyor. tarifi şurada.
aylar sonra: evin her tarafında bunlar var, çamaşırda ve ev silmekte kullanmaya devam ediyorum. yalnız bulaşık makinesinde genelde iyi iş görse de bardakları matlaştırmaması için içinde çamaşır sodası çözülmüş su ile beraber kullanmak daha iyi bir fikir.
başta söylediğim iki derde üçüncü bir dert olarak bulaşık makinesinin suyunu bahçeye verebilmeyi de ekleyebilirim şimdi mesela (2014 senesinde 250 liraya çıkacak basit bir sistemle bu mümkün) ve piyasa deterjanlarındansa bu bahçe için çok daha emin bir yol. bir de şu evde elma sirkesi tarifini buldum. bu tarife bakılırsa benim yapıp durduğum şey bir nevi sirkeymiş! neyse, tabi elma sirkesi olarak da kurdum tabi hemen burda denildiği gibi halis balla. hadi hayırlısı.
bir de tabi resimdeki gibi doldurursanız o tepede kalan portakal elma kabukları küfleniyo. suya gömülü olmalı. bunun için de şişeyi ya ağzına kadar doldurmak ya da üstüne bir ağırlık koymak lazım. sürekli için için fokurdadığı için ağzına kadar doldurunca da taşıyo çünkü. ama sirke anası bir nevi kapak görevi de gördüğü için küflenme de pek olmuyor.
2 Ekim 2011 Pazar
13 Mart 2009 Cuma
ören bayan
bir gün, penelope’nin öyküsünü okudum. penelope, kocası savaştayken malına-mülküne-kendisine göz koyan taliplerini oyalamak için örgüye başlar. erkeklere, örgü bitince, içlerinden birini seçeceğini söyler. çilesi geceye kadar ördüklerini sabaha kadar sökmesi, aynı işi sürekli tekrar etmesidir. odysseus’a göre bu çile, penelope’nin sadakatidir. aslında çile, kadın işleriydi. örmek kadınların boynunun borcuydu. kadınları böylesine meşgul eden, tüketen işleri olmasa bir yere bağlanıp kalırlar mıydı? yoksa alıp başlarını, çocuklarını, şişlerini giderler miydi? sadakat neydi? tekrar etmek, iplere dolanmak, hep orda kalmak değil mi? zaten “özgür kadın” örse örse hapisanede örerdi.
ilk çocuğuma hamileyken ilk kez elime şişleri aldım. kocaman karnımla zaten bir yere gidemiyordum. kalmak kader gibi olunca örmek zorunlu galiba. bari işe yarar bir şey olmasın, nasıl olsa pek çok kadın onları yapacak diye bebeğe çanta örmeye başladım. kocaman, sâkil, cart pembe bir çanta ördüm. öyle beceriksizdim ki, çantayı omzuma takınca yere değiyordu. üreyen ip sıraları sevimliydi gerçekten. bir alttan bir üstten hep aynı deliğe batmak. örmenin verdiği mutluluk, huzur gerçekti.
örgünün arketipsel bir sembol olarak başka anlamları da olduğunu biliyorum şimdi; örümceklerin neden kadın olduğunu. örümcek kadının öpücüğü de ne şahane filmdir ya. örmesek peki, hayatları, kuşakları, insanları kim birbirine bağlayacak? bıraksak biraz dağınık kalsa! biz “kurtlarla koşmaya” gitsek...
5 Aralık 2008 Cuma
ocak? mama sandalyesi? sofra?
altı ay miladı geldiğinde doktorları ve internet sahifelerini bir kenara bırakıp, kızın eline salatalıklar incirler verir olmuştuk. üstelik anne sütü için verdiğim tüm mücadeleye rağmen. kırk günlükken ağzına aktarılmaya çalışılan çayları, baharatlı mercimek çorbalarını unutmayı seçerek... çünkü altı aydan sonra yiyeceklerle tanışmak biraz geç olabilir gibi gelmeye başlamıştı. üstelik altı ay aşıları ve kontrolleri için doktora gittiğimizde doktorun "artık yemek yedirmeye başlıyorsunuz, üstelik burada ek besin olan bu yedirmeye başladıklarınız değil anne sütü olacak" demesiyle iyi yapmışız diye düşündük. çünkü her ne kadar yemekleri tanıttıysak da birdenbire yemek yemeye tam geçiş hiç kolay olmadı. burada düzenli yemek yapmayı pek sevmememin rolü büyüktü. bir başka etken de yemek yeme mekanına ilişkin problemler idi.
biz mutfakta yiyorduk ama zaten ufak olan mutfağımız bebekle iyice anlamsız bir yere dönüşmüştü. mama sandelyesi kesinlikle sığmayacaktı ve amama sandelyesini alıp güzel güneşli mutfağımıza değil de sürekli misafir gelen salona koymak anlamsız görünüyordu. (mutfağın küçüklüğünün nasıl mimar-mühendislerce kadının orada tek başına kaderiyle başbaşa kalmaya mahkum edilmesi olduğu için bakınız ferhunde özbay, "gendered space: a new look at turkish modernisation. tabi aynı şekilde geniş mutfak da o ana kadar beslemelik yoluyla devam ettirilen kadın-genç kız köleliğinin mekanı...)
ben de en sonunda mutfaktan masayı ve sandalyeleri attım. eşimin de yardımıyla ve desteğiyle oraya bir döşek koydum. artık sabahtan öğleye kadar mutfakta bulunan güneşi ailecek değerlendirebiliyorduk. üstelik kız orada oynarken iş yapmak da kolaylaşmıştı.
yemek yeneceğinde ortaya bir sofra çıkıyordu. zira kızla en rahat ettiğimiz ziyaretler içinde yemek masası bulunmayan ve sofralarla yemek yenen evlerdi. buralarda hem sofraya dahil olabiliyor hem de rahatça emekleyebiliyordu. ama misafirlikteki hesap eve uymadı ve sofranın pek öyle iki kişi bir bebeğe uygun bir çözüm olmadığı derhal anlaşıldı. kız hareketlendikçe sofrayı zaptetmek zorlaşıyordu. biz de giderek daha bireysel çözümlere gittik. hatta kızdan korumak için kendi tabaklarımızı tezgahda tutuyoruz... ki yaklaştığım ocak-odası çözümünden giderek uzağa gittiğimin farkındayım. ama üşengeçlik midir, inat mıdır, cimrilik midir bilmem kız bir yaşını geçtikten sonra mama sandalyesi alasım da giderek azalıyor. zaten alsam koyacak yer yok pek. kız az çok yemek yiyor, neyse ki kendi kendisine de yiyor. ama bu konuda ne ben kendini adamış bir anneyim ne de o annemin kritik bakışının karşısında bir kale gibi durabilir (kim durabilir?). şimdilik askıda herşey, yemek, mekan, değişen bedenlerimiz. hayatımıza daha çok kişi, belli bir mesafeden değil doğrudan girdiğinde daha kolay oluyor ama bu işler. antisosyalim mantisosyalim ama, bu da böyle geliyor işte bana... gerçi bebek de benim antisosyalliğimi çok dönüştürdü ya... ama bu başka bir yazı konusu.
e.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



