bugünlerde kardeşlik ve çatışmayı düşünüyorum. anneyi paylaşmanın ne zor olduğunu, paylaşanların güzelliğini, çatışsalar da kardaşların aynı karından çok aynı aşkı paylaştıkları için -ya da bu bir ve aynı şey olduğu için benzediklerini... ben ve kardeşimin durumunda mesela bu aşk çok umutsuz ve buna rağmen belki de bu yüzden paylaşması çok zor. başka türlü de oluyordur belki, ne bileyim kendini adayan anneler ve çocuklar bağlamında paylaştıkça artan tatlar. ama bu durumların da kişinin sadece kendisine değil başkalarına da ihanetleri anlamına da geldiği de oluyor. kısacası anneyle ilişkiler ve çocuklarla, gerçekten bize çok umusuz görünen erişkinlerin-birbirleriyle-girdikleri-cinsellik-göndermeli-ilişkilerden (kısaca kadın erkek ilişkileri ama kestirmeden gidelim derken herşeyi kesmeyelim) daha umutsuz aşklar olabiliyor. bunlar benim için en çok orhan gencebay'ın dertler benim olsununu dinlerken netleşiyor.
Orhan Gencebay - Dertler Benim Olsun ile
bir zamanlar benim sevgilimdin, yanımdayken bile hasretimdin. şimdi başka bir aşk buldun, mutluluk senin olsun. dertler benim çile benim, hayat senin, senin olsun.... bu adayış bildiğimiz bir aşk ilişkisinde bizi şaşırtırken en mesafeli anne çocuk ilişkileri ve kardeşler söz konusu olduğunda bile -hatta bazen en çok da orada- şaşırtmıyor. ben bu hissi oldukça net hatırlıyorum. bebek kardeşim soğuk bir kışta annemin kucağında, yeni başladığım, kendimi atılıp fırlatılmış hissettiğim okuldan dönmüşüm. ben onlara bakıyorum onlar bana. annemin büyük bir ihtimalle bebek kardeşimi de yakında böyle kucaklamayacağını da az çok tahmin ediyorum çünkü çok rekabetçi ve yoğun bir işyerinde dezavantajlı koşullarda çalışıyor vs. onlara imrenerek ama razı olarak bakıyorum. çok çaresiz görünüyorlar onlar da. benim kadar çaresiz belki. ben o kabullenişte çare buluyorum bir nevi, çare olmasa da manevi-güç belki. şimdi bunun daha az acı vermeyeneni ama belki de daha ferahlatıcısını annelerin çocuklarla hissettiğini anlıyorum. çocuklarının bağımsızlaşmasından razı ve mutlu olarak ama özleyerek çekilen güçlü anneleri düşünürken bu şarkı anlam değiştiriyor, derinleşiyor bir yerde... anneler çocuklarına söylediğinde de, çocuklar annelerini herşeye rağmen herşeyden çok sevdiğinde de çok güzel şarkı bu.... bunu hisseden olmuştur, keşke yazsa, konuşsak onlarla da. bir yerde iyi bir terapistin ruh hali de var burda... yani bir kadın erkek ilişkisinden çok başka şeyler de var bu parçada. örneğin orhan babanın bize toplumsal terapi yapması! annelik etmesi bir nevi. kadın erkek bir çoğumuza... bunun gittiği yeri, milliyetçiliğin biçimlediği günü, siyasetin cinsiyetini başka bi başlıkla yazmayı umuyorum. bu klipte/filmde tarif edilen hisler işte mesela milliyetçi çatışmaya da yabancı değil. ama kadın-erkek ilişkisine yabancı... ama dedim ya, o yabancılaşma hatırlatıyor bize çatışmaya dair diğer duygularımızı... necla nazır'la orhan gencebay da aslında baş aktörleri oldukları bir kan davasının ve bu davaya mütekabil sol-sağ/kardeş kavgasının tam göbeğinde karşılaşıyorlar... (görüntüler bıktım her gün ölmekten'den, aslında yaşamak bu değil'in söylendiği sahne. parça ise ben doğarken ölmüşüm'de mapus damında erkek dünyasında geçiyor. bu sahneler gerçekten daha çok yakışmış parçaya. ama ben doğarken ölmüşüm'de de kardeşi yerine hapis yatarken sevdiği kız da başkasıyla evlendiği için mutluluk bizim olsun'u mutluluk senin olsuna dönüştürmesi de yine kardeşlerarası gerginlik meselesi). okuldan eve geldiğim o gün, 1979'da, ve o gün bu gündür hiç ara vermeden olduğu gibi...
annelerimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
annelerimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Ocak 2013 Perşembe
23 Kasım 2012 Cuma
mazi kalbimde yaradır
bir kız çocuk erkeklere yönelse bile hala annesinin destek ve ilgisini özler. kızlıktan kadınlığa geçtiklerinde, kadınlar, anaç bakımın bu yönlerinin kaybını içlerinde taşırlar. bu bakımın yerine hiç bir şey geçemeyecektir. kadınlar erkeklere annelik yaparak bakarlar ama kendileri bundan mahrum edilmiş olur. bu bakım gereksinimleri yitirişle eksilmez." luise eichenbaum&susie orbach
bir gece vakti dank diye anlamak. kızları henüz uyutmuş, üstlerini örtmüşken. odalarının sıcak ışığından karanlık koridora çıkar çıkmaz anlamak. koridorun cehennem kayıkçısının yeraltı nehrine dönüşmesi. nereye gidiyorum? nerdeyim? hayatım neresi? evim neresi? aşk nerede? üstünü annelikle örttüğüm kadın nerede? jülyen doğranmış dolmalık biberlerin arasına mı saklandı; kızlarımın mis kokulu saçlarının arasına mı?
aşk yok, yok, yok. gözyaşlarım onun için akıyor bu kez. bu yaşlar yanaklarımı yakıyor.
hani genç bir kadın vardı: şiirler okuyup şarkılar söyleyen, çiçekler toplayıp yastıkları süsleyen. kaygısız, derin uykularından uzun saçlarını savurarak uyanan. yanıbaşındaki sevgilinin kollarına hasretin ateşiyle atılan. dudakları öpülmekten yorulan o kadın nerde? tavuk çorbasının şehriyeleri arasına mı karıştı; kızların çoraplarının arasına mı?
aşk yok artık hayatımda. hafızası silinmiş gibi yaşayadururken, neden bu koridorda karşıma çıktın kharon? altın bir sikkem yok sana verecek. bu kıyıda bırak beni. bu kıyıda arayacağım aşkımı, kendimi. bakacağım bu akışkan aşk çamaşır makinesinin yumuşatıcı gözüne mi kaçtı?
d.
aşk yok, yok, yok. gözyaşlarım onun için akıyor bu kez. bu yaşlar yanaklarımı yakıyor.
hani genç bir kadın vardı: şiirler okuyup şarkılar söyleyen, çiçekler toplayıp yastıkları süsleyen. kaygısız, derin uykularından uzun saçlarını savurarak uyanan. yanıbaşındaki sevgilinin kollarına hasretin ateşiyle atılan. dudakları öpülmekten yorulan o kadın nerde? tavuk çorbasının şehriyeleri arasına mı karıştı; kızların çoraplarının arasına mı?
aşk yok artık hayatımda. hafızası silinmiş gibi yaşayadururken, neden bu koridorda karşıma çıktın kharon? altın bir sikkem yok sana verecek. bu kıyıda bırak beni. bu kıyıda arayacağım aşkımı, kendimi. bakacağım bu akışkan aşk çamaşır makinesinin yumuşatıcı gözüne mi kaçtı?
d.
21 Eylül 2012 Cuma
sofrada bilimsel bilgi ve geleneksel bilgi
geçen gün güzel bir mekanda çok sevdiğim arkadaşlarımla yemek yedik. özellikle bir tanesini uzun zamandır görmüyordum, görmek çok hoşuma gitti. bonus olarak yanında kendi gibi pozitif takılan dokuz aylık oğlu vardı. meğer arkadaşımın annesi ona evde ekmek yapıyormuş. ama bu yüzden ona dışarda pişmiş ekmek ve diğer pek çok şeyi vermiyorlarmış. oğlan pek engellere takılan biri değildi o yüzden arada atak yapıp sonra vaz geçti ama sonuçta sanırım koca sofradan bişey tadamadan kalktı. gerçekten de bu çimenler üstüne kurulmuş, güzel bir ağacın altında bir sonbahar günü hem güneşin hem gölgenin tadını çıkarabildiğimiz ortam pek güzeldi ama yemekler o kadar süper değildi. ama bu sofrada yemek yememek de zevkli değildi.
bu arada sofrada konuştuğumuz konular da bu minvaldeydi. yani ayaş domatesinden salça yapmanın ne süper olduğu, hamilelik sonrası kilo vermenin ne kadar zor olduğu falan. aslında yemek alternatiflerinden en önemlisinin fix menü olması işimizi kolaylaştırıyordu ama bu yemekte de mesela herşeye et koyarak bize kıyak yapmaya karar vermişlerdi. neyse ki güzel ve doyurucu bir ton balıklı salata alternatifi vardı.
o gün üstüne uzun zamandır sofra konusunda bilimsel bilgi ve geleneksel bilgi konusunda düşündüğüm şeyler netleşmeye başladı, ben de yazayım dedim. kuzenim, anam babam kardeşimle de en çok bu şekilde dışarda yemek yerken görüşebiliyoruz. onlar bundan hoşlanıyor gibi ama benim genelde içim sıkılıyor. gittiğimiz yerleri sevmiyorum bazen, ben bi yer önerdiğimde de onlar pek sevmiyorlar galiba, zaten dışarda yemek yemeyi pek sevmediğimden bildiğim pek yer de yok. evdeki yemeklerden ve seçme şansı bulunmamasından da pek memnun kalmıyor gibiler. ben de aslında pekala da güzel bir tecrübe olabilecek dışarıda yeme işine katlanabilirim elbette. katlanamadığım şey de aslında sadece dışarda yemek yediğimizde değil her beraber yemek yediğimizde de olan bişey: en yeni yemek yeme kısıtlamalarının birbirine öğütlenmesi serisi. ya da işte özellikle aralarına kimi zaman benim de dahil olduğum kadınların hiç neşeli olmayan yeme rejimleri olması ve herkesin yeme rejiminin öyle olması gerektiğini düşünmeleri.
sanırım bu çeşit kısıtlayıcı yemek yeme bilgilerine ilişkin sıkıntımın dışarda yemek yerken iyice ortaya çıkması lokantaların görece belli yemeklerden müteşekkil bir menü sunmaları ve yediklerimizin endüstriyel niteliğinin lokantalarda daha görünür olması. yemek yerken aslında rafine şekerlerden doymuş yağlardan değil gafil olmaktan, ne yediğimizi bilmeden yemekten, yediğimiz yemeği ve dolayısıyla da bedenimizi onore etmemekten kaçmak gerekiyor. bir yandan çok güzel her bir yemek herşeye rağmen. öte yandan onore etmeye (bakınız aşağıdaki vidyo) yediğimiz şeyin ta kendisinden başlıyoruz ama onun sofraya gelişini düşünmeden olur mu? sömürülen ve tek besine mahkum edilen topraklar, burçak tarlasında zor gelinlikler yaşayanlar, bu besinleri kötü şartlarda işleyen işçiler, onları servis eden mutsuz garsonlar. evdeki mutsuz anne de bu hikayenin parçası. ama evde ben varsam, (görece) düzgün malzemeleri düzgün yerlerden aldıysam, mutsuz değilsem?
bir yandan da bu toptanlıkla beraber yürüyen isviçreli bilim adamlarının son keşifleri de bu genellikle etten ve yanındaki bir takım şeylerden oluşan, seçmeli gibi görünüp aslında fiks olan lokanta menüsü gibi hiç kişiye özel değil. bilakis. geleneksel bilginin coğrafi değişkenliğine karşı bilimsel bilgi evrensel olduğunu iddia ediyor ama bilimsel bilgi de zaman içinde geleneksel bilgiye oranla çok çok hızlı değişiyor. üstelik geleneksel bilgi en azından belli coğrafyaların insanlarına göre şekillenmişken bilimsel bilgi değişken olduğu gibi soyut da. sanki bizlerle, bedenlerimizle doğrudan bir alakası yokmuş gibi koyuyor kurallarını. ya da olması fark etmezmiş gibi. bedenlerimiz bilimin çiftliğiymiş ve istesek de istemesek de uymak zorundaymışız gibi. ve değişkenliği olduğu gibi bir zayıflık olan soyutluğunu da bir güç olarak sunuyor. işte kafamda netleşen bu oldu.
yani geleneksel bilgiyi tembihlemek adeta bir annelik göreviyken bilimsel bilginin pek öyle öğütlenebilir bir tarafı yok. ancak yanlışlanabilecek ama şimdilik ortaya konmuş son süper keşif olarak sunulabilir. bakın şöyle bi yemek yaptım son bilimsel bilgiler ışığında diyene de rastlamadım. o yüzden bu son keşifler gündelik hayatımıza daha çok kısıtlamalar olarak yansıyor. yani garip bir şekilde bilimsel bilgi paralelinde gelişen endüstri -hem yemek hem bilgi endüstrileri- bir yandan kendi geleneksel bilgi ve yemek yeme tarzlarından kopuşu ifade ederken, bir yandan da geleneksel bilginin olduğu kadar kendi yarattığı kirliliğin eleştirisini de içeriyor. bu durumda yeni bilgi vaazları ister istemez kısıtlama vaazlarına dünüşüyor. baştan beri söylemek istediğim ama derdimi anlatmadan söylemeyim dediğim şeyi şimdi söyleyeyim: elbette "geleneksel bilgi" artık iyice içi boşalmış ne idüğü belirsizleştirilmiş bir kümeye işaret ediyor. o da son yüzyıllara damga vuran bilimsel bilginin yeniden yeniden bozup yeniden yeniden yarattığı bir mefhum olarak düşünülmekten başka düşünceler evrenimizde yer almıyor bir yerde. yani bilimsel bilgi geleneksel olduğunu söyleyip önce bir kenara ittiği yerel yemek bilgisini sonradan yavaş yavaş içerirken, bu sürece dair bilgilendirmeyi yine kendi dilinde yapıyor. yani tam buğday ekmeğini yemenin önemini öğütlerken de kısıtlayıcı mesela...
fakat şu da var, bu kısıtlama söyleminin egemen olmadığı anlarda da, eğer yemek üzerinden müthis bilim sohbetlerine girilmeyecekse -bizimkiler pek meraklıdır bu sohbete ama ben yemek çerçevesinde tanık olmadım, ccc zafer yenal reyiz dışında. eğer kısıtlama söylemleri de kısıtlanırsa, bu sefer de bir sessizlik hakim oluyor ortama. ne desek boş halleri. bu sessizliğinin modern bilginin aktarılışındaki rolüne şurada işaret etmiştik funda cantek'le. e ama yemek de en güzel bir sohbet muhabbet ortamı değil miydi ya? o bakımdan:
not: bu arada blogda ifade ettiğim ve sağolunuz faideli geri dönüşler aldığım mama sandalyesi ve sofra krizim beni aile sofrasını sevmeye evriltti aslına bakarsanız. içine masa sığan bir mutfak, giderek yemek yapmaktan zevk alan bir adam ve masaya kuşlu peçeteler dizen kişinin ben olduğuna inanamıyorum!
ek: özetle bilimsel bilginin artık öteleyerek boş bir kümeye dönüştürdüğü geleneksel bilginin de yerini alarak tahakkümünü perçinlemesi ve bunun da sofraya yansıması probleminden bir kaçış temrini olarak menüye bakıp içinden ilk geçeni söylemek şimdilik işliyor. hem sofrada konuşacak neşeli bir şey de çıkıyor!
elif
bu arada sofrada konuştuğumuz konular da bu minvaldeydi. yani ayaş domatesinden salça yapmanın ne süper olduğu, hamilelik sonrası kilo vermenin ne kadar zor olduğu falan. aslında yemek alternatiflerinden en önemlisinin fix menü olması işimizi kolaylaştırıyordu ama bu yemekte de mesela herşeye et koyarak bize kıyak yapmaya karar vermişlerdi. neyse ki güzel ve doyurucu bir ton balıklı salata alternatifi vardı.
o gün üstüne uzun zamandır sofra konusunda bilimsel bilgi ve geleneksel bilgi konusunda düşündüğüm şeyler netleşmeye başladı, ben de yazayım dedim. kuzenim, anam babam kardeşimle de en çok bu şekilde dışarda yemek yerken görüşebiliyoruz. onlar bundan hoşlanıyor gibi ama benim genelde içim sıkılıyor. gittiğimiz yerleri sevmiyorum bazen, ben bi yer önerdiğimde de onlar pek sevmiyorlar galiba, zaten dışarda yemek yemeyi pek sevmediğimden bildiğim pek yer de yok. evdeki yemeklerden ve seçme şansı bulunmamasından da pek memnun kalmıyor gibiler. ben de aslında pekala da güzel bir tecrübe olabilecek dışarıda yeme işine katlanabilirim elbette. katlanamadığım şey de aslında sadece dışarda yemek yediğimizde değil her beraber yemek yediğimizde de olan bişey: en yeni yemek yeme kısıtlamalarının birbirine öğütlenmesi serisi. ya da işte özellikle aralarına kimi zaman benim de dahil olduğum kadınların hiç neşeli olmayan yeme rejimleri olması ve herkesin yeme rejiminin öyle olması gerektiğini düşünmeleri.
![]() |
| Politiki kouzina |
sanırım bu çeşit kısıtlayıcı yemek yeme bilgilerine ilişkin sıkıntımın dışarda yemek yerken iyice ortaya çıkması lokantaların görece belli yemeklerden müteşekkil bir menü sunmaları ve yediklerimizin endüstriyel niteliğinin lokantalarda daha görünür olması. yemek yerken aslında rafine şekerlerden doymuş yağlardan değil gafil olmaktan, ne yediğimizi bilmeden yemekten, yediğimiz yemeği ve dolayısıyla da bedenimizi onore etmemekten kaçmak gerekiyor. bir yandan çok güzel her bir yemek herşeye rağmen. öte yandan onore etmeye (bakınız aşağıdaki vidyo) yediğimiz şeyin ta kendisinden başlıyoruz ama onun sofraya gelişini düşünmeden olur mu? sömürülen ve tek besine mahkum edilen topraklar, burçak tarlasında zor gelinlikler yaşayanlar, bu besinleri kötü şartlarda işleyen işçiler, onları servis eden mutsuz garsonlar. evdeki mutsuz anne de bu hikayenin parçası. ama evde ben varsam, (görece) düzgün malzemeleri düzgün yerlerden aldıysam, mutsuz değilsem?
bir yandan da bu toptanlıkla beraber yürüyen isviçreli bilim adamlarının son keşifleri de bu genellikle etten ve yanındaki bir takım şeylerden oluşan, seçmeli gibi görünüp aslında fiks olan lokanta menüsü gibi hiç kişiye özel değil. bilakis. geleneksel bilginin coğrafi değişkenliğine karşı bilimsel bilgi evrensel olduğunu iddia ediyor ama bilimsel bilgi de zaman içinde geleneksel bilgiye oranla çok çok hızlı değişiyor. üstelik geleneksel bilgi en azından belli coğrafyaların insanlarına göre şekillenmişken bilimsel bilgi değişken olduğu gibi soyut da. sanki bizlerle, bedenlerimizle doğrudan bir alakası yokmuş gibi koyuyor kurallarını. ya da olması fark etmezmiş gibi. bedenlerimiz bilimin çiftliğiymiş ve istesek de istemesek de uymak zorundaymışız gibi. ve değişkenliği olduğu gibi bir zayıflık olan soyutluğunu da bir güç olarak sunuyor. işte kafamda netleşen bu oldu.
yani geleneksel bilgiyi tembihlemek adeta bir annelik göreviyken bilimsel bilginin pek öyle öğütlenebilir bir tarafı yok. ancak yanlışlanabilecek ama şimdilik ortaya konmuş son süper keşif olarak sunulabilir. bakın şöyle bi yemek yaptım son bilimsel bilgiler ışığında diyene de rastlamadım. o yüzden bu son keşifler gündelik hayatımıza daha çok kısıtlamalar olarak yansıyor. yani garip bir şekilde bilimsel bilgi paralelinde gelişen endüstri -hem yemek hem bilgi endüstrileri- bir yandan kendi geleneksel bilgi ve yemek yeme tarzlarından kopuşu ifade ederken, bir yandan da geleneksel bilginin olduğu kadar kendi yarattığı kirliliğin eleştirisini de içeriyor. bu durumda yeni bilgi vaazları ister istemez kısıtlama vaazlarına dünüşüyor. baştan beri söylemek istediğim ama derdimi anlatmadan söylemeyim dediğim şeyi şimdi söyleyeyim: elbette "geleneksel bilgi" artık iyice içi boşalmış ne idüğü belirsizleştirilmiş bir kümeye işaret ediyor. o da son yüzyıllara damga vuran bilimsel bilginin yeniden yeniden bozup yeniden yeniden yarattığı bir mefhum olarak düşünülmekten başka düşünceler evrenimizde yer almıyor bir yerde. yani bilimsel bilgi geleneksel olduğunu söyleyip önce bir kenara ittiği yerel yemek bilgisini sonradan yavaş yavaş içerirken, bu sürece dair bilgilendirmeyi yine kendi dilinde yapıyor. yani tam buğday ekmeğini yemenin önemini öğütlerken de kısıtlayıcı mesela...
fakat şu da var, bu kısıtlama söyleminin egemen olmadığı anlarda da, eğer yemek üzerinden müthis bilim sohbetlerine girilmeyecekse -bizimkiler pek meraklıdır bu sohbete ama ben yemek çerçevesinde tanık olmadım, ccc zafer yenal reyiz dışında. eğer kısıtlama söylemleri de kısıtlanırsa, bu sefer de bir sessizlik hakim oluyor ortama. ne desek boş halleri. bu sessizliğinin modern bilginin aktarılışındaki rolüne şurada işaret etmiştik funda cantek'le. e ama yemek de en güzel bir sohbet muhabbet ortamı değil miydi ya? o bakımdan:
not: bu arada blogda ifade ettiğim ve sağolunuz faideli geri dönüşler aldığım mama sandalyesi ve sofra krizim beni aile sofrasını sevmeye evriltti aslına bakarsanız. içine masa sığan bir mutfak, giderek yemek yapmaktan zevk alan bir adam ve masaya kuşlu peçeteler dizen kişinin ben olduğuna inanamıyorum!
ek: özetle bilimsel bilginin artık öteleyerek boş bir kümeye dönüştürdüğü geleneksel bilginin de yerini alarak tahakkümünü perçinlemesi ve bunun da sofraya yansıması probleminden bir kaçış temrini olarak menüye bakıp içinden ilk geçeni söylemek şimdilik işliyor. hem sofrada konuşacak neşeli bir şey de çıkıyor!
elif
25 Mayıs 2011 Çarşamba
doktorculuk vs. tıp

kafamda şöyle şeyler var: tıbbın anneler üstündeki otoritesi ve annelik yaklaşımlarını yeniden düşünmek. tıbbın bilgisini anca anne dikkatiyle ve hele de annelerin paslaşmasıyla kullanmak. kadınların bebekleriyle ilgili gözlemlerini sadece şöyle bir dinleyen, bazen onu bile yapmayan doktorlardan olmamak, tıp bilgisini kullanabilmek için kendimizi o doktorların gözünden görmemek. o bilginin o dikkat olmadan bi işe yaramayacağını unutmamak. o bilginin tıp kurumunun olmasını dilediği kadar erişilemez olmadığını bilmek. kadınlararası bilgi ve destek saflarını sıklaştırmak. bizzat bazı doktorların da özellikle bu saflarda yer almak isteyebileceğini fark etmek (didom benim canım benim).
teorik kaynaklarım: yabancılaştırmamak için başta söylemedim, ama aklımda anti-oedipus'ta önerilen ve foucault'nun önsözünde belirginleştirdiği örgütlenme modeli var.
pratik kaynaklarım: gözlemleyere, anlayarak, dikkat ederek kendi annelik bilgisini başka durumlara yayabilen kadınlar. var bunlar. bazen en basit tıp bilgisinden haberdar olmayabilirler. ama birbirimizi tamamlayarak kendimizin, birbirimizin ve bebelerin bakımını yapabiliriz. bunu açmaya devam edeceğim. inşallah.
elif
11 Aralık 2009 Cuma
Amargi Feminist Dergi’nin yeni sayısı

Amargi Feminist Dergi’nin yeni sayısının dosya adı ‘Son Kurtarıcı: Anne!’ imiş!
"Nükhet Sirman, “Cuma, Cumartesi ve Pazar Anneleri” yazısında bir yandan bir temsil olarak Anne’nin anneliği ne kadar zorlu, suçluluk ve yetersizlik duygusuyla yoğrulmuş bir deneyim haline getirdiğini anlatıyor. Zeynep Direk, “tuhaf” bir iktidar konumu olarak anneliği sorguluyor. Handan Çağlayan ve Esra Gedik, “demokratik açılım” momentini odaklarına alarak işte bu biçimleri tartışıyorlar. Handan Çağlayan, bu momentin tarihsel arka planını ve bu “açılım”ın içinde barındırdığı engelleri hatırlatıyor. Esra Gedik de benzer bir çerçeveden yola çıkarak, evlat acısının kamusal bir temsil mi yoksa özel bir acı mı olduğunu söyleyen temsilleri sorguluyor.
Sevi Bayraktar, yazısında “modern anne” ile “geleneksel anne”nin kadınlar tarafından nasıl güçlenme araçlarına dönüştürülebilen temsiller olduğunu gösterirken, Elif Ekin Akşit de benzer bir “içerden” bakışı, tıp teknolojisinin kurtarmaya soyunduğu kadınlarla ilgili olarak geliştiriyor. Burcu Mutlu tıbbi temsillerin sınıfsal ve etnik boyutuna dikkatimizi çekiyor, tıbbileştirmenin kadınların bedenleri üzerindeki iktidarın bir aracı olduğunu söylüyor.
Nilgün Öztunalı ve Özlem Kaya’nın yazıları, bir türlü kurtulamadığımız defteri, “yeterince iyi annelik” defterini yeniden açıyorlar. Arkadaşımız Semra Aslan, Öncel Naldemirci ile yaptığı söyleşide hemşirelik mesleğinin profesyonel bir bakım işi olarak annelikle bağlantılarını kuruyor. Selda Ustabaş, kadınlığın bir kategorisi olarak ele aldığı anneliğin kadınlar üzerinde ne türden baskılar yarattığını hatırlatıyor.
Dilek Şentürk’ün yazısı, “annenizin sizin için anlamını gösteren küçük bir hikaye anlatır mısınız” sorumuza verilmiş uzun bir yanıt gibi. Annelerle kızları arasındakinin nasıl zorlu bir ilişki olduğunu hep biliyoruz ama her bir hikaye, bu zorluğun farklı biçimlerini gösteriyor bize.
Sayfalarımızda Sevgili arkadaşımız Dicle Koğacıoğlu'nun sesini de duyacaksınız. Dicle, geçen Nisan ayında, Feminist Kadın Çevresi Ofisi'nde Nükhet Sirman'la birlikte "Namusu Tartışıyoruz" başlıklı bir söyleşide konuşmuştu. Okuyacağınız konuşmasında, namus meselesinin farklı kurumlarca "gelenek" üzerinden tanımlanarak kendine müdahale alanı açtığını, oysa namus cinayetini her konuştuğumuzda ırkı ve sınıfı düşünmemiz gerektiğini, kadın erkek ilişkiselliğinin aynı anda başka şekillerde, başka yerlerde. başka iktidarları meşrulaştırdığını ve ürettiğini, aynı kurumların kadın erkek ilişkilerini sürekli yeniden kurduğunu anlatmıştı…
1999’da kaybettiğimiz, arkasında hem tutkunun hem sabrın taştığı heyecan verici desenler bırakan Deniz Bilgin’in, Amargi sayfalarında, sözün sınırlarını hatırlatan bu ışıltılı ve korkutucu desenlerini göstermek istedik size. "Resimlerini öyle mükemmel dokudun ki nefes alamadın" diyen Ressam İnci Eviner, arkadaşı Deniz'le, onun desenleriyle konuşuyor. İç hesaplaşmasını ve resimlerini arkadaşının önüne sererek. Diyor ki: "Yalnız değiliz. Keşke bunu anlayabilseydin."
Şirin Tekeli, veda yazısıyla, Amargi okurlarını, geçtiğimiz Ağustos ayında kaybettiğimiz, Kadın Kütüphanesi'nin ve pek çok feminist çalışmanın emektarı Jale Baysal ile buluşturuyor.
Feminist politika tartışmalarına bu sayımızda da devam ettik. Özlem Kara "Adana'da Kadın Olmak" diyerek taşra konumuna itilmiş kocaman bir alanın özgünlüklerini ve burada politika yapma biçimlerini tartışıyor. Nil Mutluer ise, farklı deneyimlere sahip feministlerin ayrımcılık ve feminist olmakla ilgili deneyimlerini gösteriyor. Anne Koedt bir başka tartışma açıyor: Vajinal orgazm mitinin sadece kadınlık durumunu değil, feminist politikayı da nasıl sınırladığını düşündürüyor.
Fikir Takibi'nde, Şebnem Keniş, geçen sayımızdaki dosya konusunu takip ederek Boğaziçi Üniversitesi'nde, cinsel şiddete karşı kurumsal politikalar oluşturulması için yapılan çalışmaları anlatıyor. Şemsa Özar, IMF ve Dünya Bankası’nın İstanbul toplantısı vesilesiyle KEİG tarafından düzenlenen “Kadın – Kriz: Deneyimler, Politika Önerileri” toplantısını özetliyor bizim için.
Pınar Selek, birbirini takip eden iki ayrı deneyimin kapısını açıyor bize. "Dünyayı Değiştirmek İsteyen Feminist" Ellen Dietrich'le birlikte bir zaman tünelinin içine giriyoruz. Almanya'da savaş yılları, altmışların isyan hareketleri, sosyalist mücadele içinde keşfedilen feminizm, tüm acılara rağmen kaybedilmeyen heyecan, barış için dünyanın dört bir yanında yapılan eylemler ve hala heyecanla bakan gözler, durmayan ayaklar, işleyen kollar... Sonra ikibinli yılların Almanya'sındaki feminist günlük gazete "Aviva" çalışanlarından Yvonne de Andras’tan, 68'li yıllardan sonra feminist hareketin yaşadığı değişimleri, bugünkü durumunu ve deneyimlerini dinliyoruz.
Dergimizin kapak tasarımcısı Tennur Baş da bizi dünya alem içinde yepyeni bir tartışmaya sokuyor ve "örgü örmek devrimci bir pratik olabilir" diyor.
Arkadaşımız Esmeray'ın hayatı üzerine olan "Ben ve Nuri Bala" filmiyle 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde "En iyi ilk belgesel ödülü"nü alan yönetmen Melissa Önel ile Suzan Karaibrahimoğulu, Sema Kaygusuz'la ise, Sema Aslan konuştu.
Görsel söyleşi sayfasında Serpil Odabaşı'nın militarizm ve kadın konulu resimleri var. Çok çarpıcı, acıtıcı... sahici!
Bunları Yaşadık ve Dünya Alem'de, sizin için seçtiğimiz gelişmeleri not ettik. Bu coğrafyadan ve uzak diyarlardan..." imiş.
Yani bizlerin ve sevdiklerimizin de yazıları var.
Amargi Feminist Dergi
Katip Mustafa Çelebi Mah. Tel Sokak No:16 Beyoğlu İstanbul
(0212) 251 01 54 (0212) 251 01 54
amargidergi@yahoo.com
10 Eylül 2009 Perşembe
6 Aralık 2008 Cumartesi
lohusa kadın: bebek-anne
Lohusalık karanlık bir yerdir ama bir yerlerden hafif bir ışık da sızar sürekli. Bebeğin yüzüne bakarken ölecekmiş gibi olursun ya da hiç ölmeyecekmiş gibi. Doğa üstü ve altı tüm güçlerin hareketini hatta kımıltılarını hissedebildiğin bir zaman dilimi. Yer altı sularından, komşunun kötü bakışlarına kadar her şeyin farkına vardığın. Ne varsa insanlık tarihinde derinliklere dair, büyü, muska, nazar, dua, hepsiyle tanıştığın bir dönem. Koruma ve korunma ihtiyacı duyarsın. Doğum ölümün kardeşidir çünkü; o zaman anlarsın. Anlatırlar zaten, unutturmazlar.
Lohusalık acaip bir yerdir. Kıvılcımlı, titreşimli, fısıltılı. Acaiplik sadece lohusa ve bebekte değil etraftakilerde de. “Lohusa ve bebek 40 gün kefeni sırtında gezer” derler, hatırlatırlar. Zalimleşir birden insanlar. Bebekle ilgili yaptıkları yorumlar, verdikleri tavsiyeler korkunçtur. İnanamazsın duyduğun sözlere. “Bunları söyleyen arkadaşım/yakınım/akrabam olamaz” dersin, ama onlardır. Bu döneme özgü bir zulüm olduğunu öğrenirsin. İkinci lohusalıkta mesela, savunma duvarını kurmuşsundur. Şaşırmazsın. Eskisi kadar şaşırtamayacaklarını, korkutamayacaklarını bildiklerinden belki, onlar da eskisi kadar yapmazlar.
Ey yeni doğum yapanlar, korkmayın bunları duyunca. Sizi koruyan pek çok şey var. Bir tanesini anlatayım; Orta Asyadan Umay var mesela. Bebeği ve lohusayı koruyan kadın. Ay-Tanrıça, dişil ruh. Doğumları yönetir. Her kadının sağ salim doğurmasına ve bebeğin doğmasına rehberlik eder. Plasentanın gömülmesini bekler. Değerlidir çünkü plasenta. Ortalığa bırakılıp kedi-köpeğe yem edilmeyecek kadar değerli. Bebekle anne arasındaki ilk köprü. O dünyayla bu dünya arasında. Umay ateşi yanık tutar. Ocak kadınındır, Umay ocağı tüttürür. Ataerki onu sonradan “umacı”ya çevirmiştir. Şu bildiğimiz umacı, hani çocukları korkutan. Lohusa hummasından sorumlu “Albastı karısı”nın o olduğunu söylerler. Anne ve bebeğin ecel bekçisi derler ona. Ama hepsi kadın tarihinin çarpıtılması, hepsi safsata. Bekçidir Umay, ama anne-bebeğin koruyucu bekçisi. Doğurunca kendisi de hem bebeğe dönen hem kadın olan annelerin.
inşallah yapmazlar da,
belki size de yaparlarsa korkmayın diye:
***
2 aylık kızımın ateşsiz havale geçirmesi ve ilaç kullanmaya başlaması beni çok üzüyordu. Yüreğim ağzımda onu izliyordum.
-Her havalede binlerce beyin hücresi ölüyormuş. Ya yine geçirirse diye çok korkuyorum.
-E napalım, geri zekalı da olsa onu seveceksin. Sen onun annesisin.
***
Doğumdan sonra herkese, her canlıya muhabbetim artmıştı. Kocamın ilk karısıyla yaptığı oğlana da. Aylardır hafta sonları bize gelen oğlancık, daha önceleri, hiç bu kadar sevimli görünmezdi gözüme. Bebeği uyutur uyutmaz Süper Mario oynamaya başlıyorduk. Gülmekten yerlere yatarak, ilk kez birbirimize sevgiyle dokunarak. Beraber mutfağa giriyor, uyduruk sandviçler, yemekler yapıyorduk.
-Yine de dikkatli ol. Bir film vardı, biliyorsun değil mi? Hani üvey çocukla ona kardeş doğuran kadın...
-Yooo, bilmiyorum.
-Birer yıl arayla iki çocuk doğurur üvey anne. Çocuk kardeşlerini tüfekle öldürüp kendini de mutfağa asar.
***
Halamın çok gençken teyzesinin oğluyla evlendiği ve sakat bir bebek doğurduğu bizim evde gizlice anlatılan konulardan biriydi. Bebek birkaç ay içinde ölmüş. Halam ve kuzeni de kısa bir süre sonra ayrılmışlar. Üstü kapatılmış bir acı.
Halam yıllar önce ölmüştü doğum yaptığımda. İki aylık kızım başparmağını emiyordu. Bebeği görmeye gelen akraba kadın:
-Aaa, halanın ilk kızı da böyle parmak emerdi. Babaannen de görülmesin diye elinin üstüne bir tülbent atardı. Yaşı benzemez inşallah.
-Aaa, halanın ilk kızı da böyle parmak emerdi. Babaannen de görülmesin diye elinin üstüne bir tülbent atardı. Yaşı benzemez inşallah.
Dido
3 Aralık 2008 Çarşamba
annelik üzerine

Aslinda bugunlerde kendimle ilgili yazmak istiyorum. Yazan herkes bunun icin yazmiyor mu biraz? Kendini anlamak, kendini eşelemek biraz daha, bu değil mi amaç.. kendiyle meselesi olan insanlar yazarlar. Baskalariyla değil. Benim kendimle meselem ne? Galiba yazdıkça anliycam bunu, yazmadan bilse yazar mi ki insan? Yazmaz...
Mesela neden 10 koca yıl bekledim anne olmak için. Yaş 35’e gelmese belki hala sorguluyor ve kaçıyor olacaktım. Neydi beni bu kadar ürküten... annemle yaşadığım başarısız anne-kız hikayesinin, bir başka versiyonunu (bu kez tersinden) tekrar yaşamak ve bir başkasına bunu yaşatmak korkusu mu? en derinde bu var sanki...
Belki bunun için kızım olmasından hep korktum. Yok, kız çocuk sahibi olmak hiç de kolay değil. Sürekli bir karşılaştırma var kafamda, hesaplaşma... “bak annen gibi yapıyorsun, yapma bunu” diyor kafamda bir ses... sanki erkek olsa bilemezdim bu kadar net, nasıl etkileyeceğini yaptıklarımın, söylediklerimin. Daha bilinmez olurdu ilşkilerdeki sebep-sonuçlar. Ama şimdi hep tetikteyim...
Derdim biraz bunu aşmak, hep içimden “ben annem değilim ki” diyorum. “seni seviyorum; seni sen olduğun için seviyorum” diyorum. “seni kafamdaki kız yapmak için uğraşmıyacağım hiç bir zaman” diyorum. “kısıtlamayacağım, hesap sormayacağım” diyorum. “yalan söylemek zorunda kalmayacaksın bana” diyorum. “sana güveniyorum” diyorum. Ama gene de korkuyorum...
Bir çocuk sahibi olmaya karar verdiğim o günleri hatırlıyorum. “Hayat risk almaktır” demiştim kendi kendime. “Bir sürü insan var bak çevrende, annelerine ‘annecim’ diyebilen”. Ben anneme “anne” diye bile seslenemediğim için, hep hayrete düşürmüştür ve imrendirmiştir beni bu sevgi ilişkilerini gözlemlemek. “Başarabilirsin sen de. Bazen yaşanan olumsuz deneyimler, insanların doğruyu bulmalarını kolaylaştırmaz mı?” diye yüreklendirmiştim o dönem kendimi. “hele bir de başarırsan bunu; o gerçek, koşulsuz sevgiyi tadabilirsen, işte bu hayata bedel bir deneyim olur”...
Sevgi açı olmak ne kötü, nasıl seveceğini bilmemek... Ben hiç bebek almamıştım elime, kızım doğana kadar. Kendimi inandırmıştım buna “bilmediğin birşey bu: sevgi sözcükleri mırıldanmak, sıkıca sarılmak, okşamak, seni sevebilirimi karşındakine hissettirmek”. “Yok, bebekler anlar benim sevmeyi bilmediğimi ve ağlarlar şimdi elime alır almaz” diye düşünürdüm hep.
Hastanede kucağıma verdiklerinde Deniz’i ilk defa, “ben ne yapıcam şimdi, yalnız bırakmayın beni bununla” diye bağırmak gelmişti içimden. Evinin dışında biryerde olmanın verdiği tüm rahatsızlığa rağmen, etrafta koşturan hemşireler güven vermişti bir yandan da bana. “Eve gidince o ve ben olucaz, nasıl olucaz??” diye deliler gibi endişelenmiştim. İşin komik yanı bana yardım etmek üzere annem gelmişti İzmir’den. Annem, anne olmama yardım edecekti!
Hamileliğim süresince annelikle ilgili konulardan çok, fiziksel olarak karnımdaki canlıya zarar vermemek üzerine yoğunlaşmıştım. Doğum sonrasında ne olacağı ise bir bilinmezlikti benim için. Şimdi düşünüyorum da; ilk günlerdeki, hatta haftalardaki, gazdan dolayı bebeğin sürekli ağlaması, uykusuzluk, perişanlık aslında insanın duruma uyumunu kolaylaştırıyor. Sorgulayamıyorsunuz bir sürü şeyi. Bitkisel hayatta gibi geçiyor saatler, günler, haftalar.. Arada sırada tavana vuruyor sinirler, sabır taşıyor. Odaya kapanıp, avaz avaz ağlıyor insan ve sonra hiç birşey olmamış gibi çıkıp görevinin başına dönüyor. Tempo düştüğünde ise o küçük canlıya alışmış ve kabullenmiş oluyorsun artık: Hayat bundan sonra onunla devam edecek. Yalnız değilsin hiç bir şekilde. Kendini bir başkasıyla paylaşıyorsun. Hem de hiç adil olmayan bir şekilde (hele ilk zamanlar en az %90’nın ona ait).
Zor zamanlar ilk aylar, insan geriye dönüp baktığında nasıl dayandım ben buna diyor? Yazacak çok şey var... çok bunaldım, hala bunalıyorum.
Ama her duyduğumda kalbimi güm güm çarptıran birşey söylüyor artık kızım. “annecim” diyor bana arada sırada.. ve ben bu nasıl oldu hiç bilmiyorum. İçten içe ümitleniyorum. Olacak galiba...
Gözde
bağlantılar:
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

