annelik bir olgunluk timsali gibi geliyor akla. bu doğru da. o yüzden hiç tahmin etmezdim anneliğin ileri bir delilik kaynağı olduğunu. olgunluğun o delilikle baş etmekten, baş etmek zorunda olmaktan başka çaren olmamaktan gelebildiğini. ya da bazen gelemediği halde öyleymiş gibi yapmaktan başka çare bulunamadığını...
aslında şaşacak ne var: doğum sonrası depresyonu, siyah süt meselesi hep delilik alameti.
temizlik takıntıları da mesela anne deyince akla gelen şeylerden biri, bakınız ekşi sözlük'te anneli temizlikli şeyler araması... ben de esas bundan söz edicem burada.
ben bu annenin temizlik takıntıları meselesini daha çok orta sınıf kadınların ne yaparsa yapsınlar eve kapatılmışlığı ile ilgili bir delilik olarak düşünürdüm. o yüzden bunlarla baya bi mücadele ettim. şöyle seve seve dipli köşeli temizlik yapabilmeye bu durumla hesaplaştığım tezimi yazmaya başlayıp rahatlayınca başladım. okullarda öğretilen bilgilerin, mesela en bilimsel temizlik bilgileriyle de temellenseler eğitim ya da bilim, canlıları, canlılığı, hayatı değil kendini, eğiticileri, bilim-insanlarını önemsedikçe sadece soyut alanlar olan bilime, eğitime, bazı bilim-insanlarına ve eğiticilere yaradığını ama eğitilenin, en güzel bilgilerden bir demet eline tutuşturulmuş da olsa hayatını pek çok arazla sürdürdüğünü vs. gördüm. örneğin temizlik herşeyin üstünde bir değer gibi değil yaşamaya yardımcı bir değer olarak düşünülebildiğinde bir araz değil bir araç oluyor. ama bir toz zerresine tahammülü olmayan misyoner mantık kız enstitülerinde, hemşirelik okullarında, kolejlerde temizliği dikte ederken onun hayatta kalmak için ne kadar önemli olduğunu söylese de hayatla olan bağlantısını koparıyor... tezi yazmak iyi oldu çünkü isyan ettiğim ama bir türlü tam niye isyan ettiğimi ifade edemediğim bu mantık onunla kavga ederken de insanı içine alıveriyor. çünkü kavga ederken de, hatta reddederken de hayatını kavga ettiği şeye indirgeyebiliyor insan... ama sırf bunu fark etmekle de olmuyor. temizliğin dikte edilen kısmını ayıkladım, lazım olan kısmını aldım diyelim. bu sefer de evin içinde temizlik konusundaki işbölümü meselesi var mesela. neden karı koca çalışmamıza rağmen temizlik benim sorumluluğum? neden bu adaletsizlikten tek kaçış birisinin gelip bize yardım etmesiyle oluyor? sonra, bütün bunlara rağmen ve bütün bunlarla birlikte temizlik için dayanılmaz bir arzuyu, obsesif bir herşeyi potansiyel olarak kirli görme halini bebek doğunca yaşadım. o ana kadar kavgamın bu hiç hissetmediğim duyguyla olduğunu bilmiyordum. o anda da hemen öğrenebilecek durumda değildim. ama o zaman dış dünyayla kir savaşım başladı. evi kurtarılmış bir bölge olarak görme eğilimi vs.
o aralar hamamlarla ilgili çalışıyordum. hamamlarının en temel antropolojik meselemiz olan kir-temizlik, yalnızlık-birliktelik ikiliklerine çözüm getiren bir yerken nasıl kendisi pis addedilmeye başlayan bir yer olduğuna bakıyordum. bu meseleler üstüne düşünmek de bu bana en doğru şeymiş gibi gözüken temizlik takıntısıyla başa çıkmakta, bunun problemli olduğunu görmekte, görsem de bişey yapamadığımda üstüne gitmekte beni destekledi. ama kendimde ve arkadaşlarımda bunu görmeye devam ediyorum ara ara.
bunun daha da patalojik, ama birçok annenin kaçamadığını düşündüğüm bir aşaması da ikinci çocuk doğduğunda bu sefer uğruna dünyaya el yıkattığın birinci çocuğu bir kontaminasyon kaynağı olarak görmeye başlamak. neyse ki ikincide artık pek çok konuda daha rahat hissettiğin için ve belki de bazen artık temizlik obsesyonu ve temizleme zorunluğu senin ve tepesinde terör estirdiğin herkesin gündelik alışkanlığı haline geldiğinden birincisi kadar şiddetli olmuyor takıntı ve dışavurumu. ben de bunu ufak çapta hissetsem de atlatmam garip bir şekilde birinci temizlik atağını atlatmamdan daha kolay oldu. bu durumu daha çok bu pis bulunan birinci çocuk ben olduğum için biliyorum, belki de o yüzden, acısı gayet dolaysız bir şekilde bildiğim için atlatmak kolay oldu. ayrıca bu obsesyonların kendimi kardeşim otuz senedir bebek olmamasına rağmen hala eve her türlü yabancı maddeler benden gelirmiş gibi görülen şahsımı en azından bu cendereden çıkarıp temizlik dünyasının cevval savunucusu mertebesine erdirme işlevi olduğu da bir gerçek. nasıl kilo problemlerinde aslında gerçek kaçış hikayeleri var, temizlik obsesyonunda da bazen böyle bir yaftalamadan, kadın olduğun için pis addedilmekten vs. bir kaçış saklı. bu ikisi birbirini doğurabilir de zaman zaman. yani kadın olduğu için pislikle özdeşleştirilmiş olan bir kadın, anne olduğunda bu yaftalamalardan temizlik obsesyonuyla kaçıp, kaçamadığı kısmından da ilk çocuğuna yansıtarak kurtulabilir. o yüzden de bir yandan yapacak en doğru şeyin her duruma uygulanacak bir temizlik olduğu düşüncesinde çoklu konforlar var. kaçış o yüzden bu kadar zor ve ekşi sözlükte annelerin temizlik takıntıları o yüzden bu kadar popüler...
akıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
31 Mart 2013 Pazar
14 Kasım 2012 Çarşamba
feminist fiona?
şrek'in fiona'sının feministleşip feministleşmediği meselesi internetin tartışma konuların biri haline gelmiş. başka bir gerçeklikte şrek'in kurtarmaya yetişemediği fiona kendi kendini kurtarmış, yeşil-dev özgürlük hareketinin başına geçmiş meğer. ama sonunda şrek onun kalbini yine kazanıyor ve o da çocuklarının anası şrek'inin karısı olduğu gerçekliğe geri dönüyor. bunun feminist olup olmadığı tartışılır. ama ben fiona'nın en başından beri feministlerin uğraştığı şeylerle uğraştığını ve bunu da iddia edildiği gibi yüzeysel yapmadığını düşünüyorum.
fiona'nın dev ve prenses gerilimi başlıbaşına bir dr. jekyll ve mr. hyde efendime söyleyim bir kurt kadın hikayesi. onlardan farklı olarak psikanalizin aydınlattığı karanlık tarafımızın beklenmedik tatlılıklarını barındıran bir karakter ama fiona. kadınlığa geçiş hikayeleri erkekliğe geçiş hikayelerinden daha tehlikesiz olduğundan değil. "çirkin" bulduğumuz, kimseye göstermemeye çalıştığımız tarafımızın insan (dev!) tarafımız olduğunu ve seven sevilen tarafımızın da o olduğunu aşikar eden bir karakter olduğu için. dev fiona prenses fiona'dan daha komik, daha sevecen, daha savaşçı ve açıkçası o ukala, soğuk, sıska kızdan daha GÜZEL!
fiona'nın savaşçı karakterinin çocuk bakımıyla mücadelesinde ortaya çıkması da rastlantı değil bence. çocukların doğumuyla artık seyircinin prenses fiona görünümlü dev fiona karakterli bir kişilik olmasından -iyi ki- umudu kestiği fiona önce dev fiona görünümlü prenses fiona olarak karşımıza çıkar. kuzu kuzu evin ve çocukların bütün işini yapmakta, şrek'in homurtularıyla başetmektedir. -alo fiona, burada işe yaramayacaktıysa karanlık tarafının ortaya çıkmasından ne anladık? deriz. ama fiona şrek'i boşayıp kraliyet ailesinin atıl duran imkanlarını çocuk bakımı için seferber etmeden şrek fiona'nın karanlık tarafının gücünü kendi kendisine fark eder. hem de kendi karanlık tarafını ehlileşme süreçlerinden kurtarmaya çalışırken. işte şrek'in o fiona'yla hiç tanışmamış olduğu gerçeklikte şrek kurtarmaya yetişemediği için kendi kendini kurtarabilmiş ve özgürlük hareketinin başına geçmiş olan fiona güzel/bütün bir karakter olarak orada ortaya çıkar. gariptir, bu mücadele zemini ve zamanı eşsizlik ve çocuksuzluktan gelmektedir ama ancak eş ve çocukların yüküyle boğuşulan diğer gerçeklik gerçek olduğunda ortaya çıkabilmiştir. yani iki gerçeklik birbiriyle zaten bağlantısız değildir. o yüzden fiona'nın "dönmesi" de bir yenilgi, savaşçılığının sona ermesi vs. değil, o yükü canını dişine takmış çekerken ne büyük bir savaş verdiğinin ancak iki gerçeklikle birden anlatılabileceğinin bir hikayesidir. iki gerçeklikle birden, çünkü sevgi ve özgürlük ancak birbirlerinden doğmalarına rağmen birarada yaşanamıyorlar. zaten o yüzden birbirlerini doğurup duruyorlar. şrek'in erkeklik: imkansız iktidar versiyonu da bu ikilemden çıkıyor. ama fiona gücü istememe gücü ile iki dünyayı biraraya getiriyor...
elif
8 Kasım 2012 Perşembe
göbeği içe çekmek vs nefesi serbest bırakmak
iki sezaryenden sonra göbeğimi zaptetmekte zorlanıyorum. değişen bedenim ve şehirde bir oraya bir buraya gidip, sık sık yürüyüş yapamayışım duruşumu da zorladı. o yüzden kendimi kamusal ortamlarda daha tedirgin buluyorum. bir yandan da fark ediyorum ki göbeğimi serbest bıraktığım ve/ama diri durduğum ortamlarda kendimi daha bütün hissediyorum. kendimle bütün, yaşamla bütün. üstelik bunun tersi de doğru. yani normalde kendimi bütün hissedeceğim ortamlarda göbeğimi çektiğim anda o bağlantı da kopuyor sanki. halbuki serbest ama diri bir duruşla insan zihnini ıvır zıvırdan boşaltıp gerçek olana odaklanabiliyor.
migrenin omuzlarımdaki gerilimle ilişkisini fark edeli bir süre oluyor. ama ne kadar gevşersem gevşeyim bu gerilim geri geliyor. birdenbire dank etti. omzumdaki gerilimin göbeğimle ilişkisi. göbeği içe çektikçe omuzlar da kamburlaşıyor ve geriliyor. göbeği içe çekmenin daha iyi bir duruş sağladığını söyleyenler yanılıyor. o güzel dik duruşu vücudu diri tutarken göbeği serbest bırakmak sağlıyor (aşağıda defne suman'dan tarifi var). serbest bırakmak ve ciğerlerinin sadece tepesi değil alt kısmıyla da nefes almak.
annemin bana daha çocukken göbeğini içine çekmenin ne iyi olacağını söylediği anı dün olmuş gibi hatırlıyorum. ne zor diye düşünmüştüm, o da... annem yalnız değil, bu fikre tek başına da varmış değil. internette de bi dolu bunun karın kaslarını güçlendireceği öğüdü var. aslında karnı içe çekmek ve serbest bırakmaktan oluşan bir egzersiz gerçekten kas yapabilir ama her zaman sıkılı tutmak sadece bedensel gerginliğe ve ciğerlerin üstünden nefes almaya teşvik ettiği için stresli hissetmeye de yol açıyor ilginçtir.
konuyla ilgili güzel yazılar da var ingilizce olaraktan. güzel bir tanesi şurada bir başkası da bu.
zeyl:
sonuçta herşey nefeste başlıyo nefeste bitiyo, mütemadiyen göbeğini içine çekmiş ünlüler ve mankenlerin fotoğraflarına bakarak nefesten vaz mı geçicez?
uzman görüşü:
limonlu turtanın yorumu üstüne yogadaki durumu anlatması için defne suman'a ve tıbbın tecrübeli ve aklıbaşında bir yorumu için fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı müge yetener'e başvurdum. ikisi de sağolsunlar hemen cevap verdiler.
defne suman dedi ki:
"çok iyi bir konu bu. iyi ki gündeme getirmişsin. benim tecrübe ve eğitimlerime dayanarak söyleyebileğim şey şu:
yoga hareketleri sırasında karnı içeride tutmak, evet önemli ve yoganın başlıca unsurlarından biri. ancak bunu yaparken karın kaslarını değil, çok daha derindeki bir mekanizmayı kullanıyoruz. o mekanizma da perineum, pelvik tabanın nefes alirken yukarı doğru çekilmesiyle hareket geçiyor. bu hareketi yapınca göbek deliğinin arkası omurgaya doğru çekiliyor ve yoga nefesi sırasında karın-omurga yakınlığını korumak pozların doğru yerden kuvvet alması açısından çok önemli. banda diyoruz bu duruma. merkez ve omurga arasında bağ kurmak için bandaları yapıyoruz. ancak bu söylediğim bağ kasları kasarak, sıkarak değil, nefesi doğru yönlendirerek yapılan bir şey. bu sebeple başlangıç aşamasındaki öğrencilere bu teknikten bahsetmiyoruz. hatta onlara daha karnı serbest bırakmalarını söylüyoruz ki, karına inen nefes enerjisini hissedebilirler. yogada kastığın, sıktığın her kas enerji akışını bloke edecektir. o yüzden önce yumuşamak çok önemli.
meditasyon ise tamamen başka bir konu. meditasyon hiç efor harcanmaması işin özü. dolayısıyla karın yumuşak, nefes doğal olmalı. özellikle karnı şişirmek anlamına gelmiyor bu dediğim. bırak nefes nereye gidersen gitsin. meditasyon aşamasına geldiğimizde artık banda kullanmıyoruz.
günlük hayatta ise karnı mümkün olduğunda yumuşak bırakmak gerek. duygular da orada sıkışıyor. bir kez daha tekrarlıyorum ama, karnı yumuşak bırakmak oraya nefes almak, karnı şişirmek anlamına gelmiyor. diyaframın hem üst, hem de alt tarafını kullanabilmek önemli ama kasları sıkmadan.
leslie kaminoff çok iyi bir nefes hocası. cdleri, kitapları var. bu konuda bilgli edinebilirsin.
umarım yardımcı olmuşumdur."
bu mesaj gerçekten çok yardımcı oldu. bu arada kaminoff'un da nefes meselelerine damardan girdiği şöyle güzel bi vidyosu var ismini araştırınca çıkan pek çok şey içinde.
sağolsun müge yetener ise şöyle dedi:
"bu göbek çekme kas kuvvetlendirmek için yapılıyorsa sürekli göbek çekik dolaşmak saçma..zira karın kaslarını kuvvetlendirmek için yapılan, bilinen bir dolu egzersiz var. bunları haftada en az 3 kere yapınca 1 ayda sonuç alınıyor (tecrübe ile sabit).
bunları yapmadan sürekli içe çekik dolaşmak içeri çekilecek göbek bulunduğu ve dahi egzersiz yapılmadığı fikrini uyandırıyor. ha egzersiz yaptın ve hala göbek tahta gibi değilse o zaman yaş ve yağ dağılımı gibi genetiksel ve yaşamsal faktörler var demektir ki ya kendinle barışman, ya da liposakşın yaptırman gerekir :)
"kıçı içeri çekmekten" ben bizim pelvik tilt dediğimiz egzersizi anlıyorum ki onu da sürekli yapmanın bi anlamı yok. bu egzersizin amacı ise, bel çukurluğu eğer fazla ise, karın da dışa çıkık görünür. bel çukurluğunun fazlalığı ya bel kaslarının zayıflığından ya da yapısal olarak bel kavisinin derinliğinden olur. böyle bir durumda ayrıca ayakta durmakla artan bel ağrıları da olabilir. daha önce yazdığım mantıkla, evet bel kaslarını güçlendirelim ama hala bel çukursa yapısal nedenler var demektir ki kıçımızı içeri çekerek dolaşmak bu kez de beden yapımıza ters bir duruşu bedene dayatmamız anlamına gelir ki taşıma suyla nereye kadar.."
ben de ona dedim ki:
"yalnız bişi merak ettim: içine çekmediği halde tahta gibi göbeği olan çok çok zayıf ve anatomisi öyle olan bir azınlık diye düşünüyordum, sen daha iyi bilir daha objektif karar verebilirsin. değil mi yoksa? yani yogadan yay gibi olanların ya da çocukların bile saldıklarında bi göbek çıkıntısı yok mu?"
o da bana dedi ki
" ya elbette...tahta gibi de hoş değil ayrıca...bi parça göbek hoş bi kıvrım değil mi..."
dedim, o da şu güzel sözlerle bitirdi
"evet katılıyorum çok güzel ifade etmişsin. önemli olan bu dayatmaların dışına çıkabilmek. birbirimize "başka aynalar" oluşturabilmek. kadınları bedenlerine yabancılaştıran bu sektör, "hiç bir zaman yeterince güzel olmadığımız, 20 yaşında bile yeterince genç, pürüzsüz ve mükemmel olamayacağımız ideolojisini ruhumuza sızarak/ sızdırarak işliyor. bi sabah bütün kadınlar kendilerini güzel, tam ve mükemmel bularak uyansalar dünyada ne çok şey değişirdi...neredeyse, belki de her şey :))"
başka aynalar oluşturabilmek niyeti ile...
edit: güzel bi site daha buldum konuyla ilgili: http://loveyourbelly.com/excerpts/index.html
hatta tam da konuyla ilgili olarak: http://loveyourbelly.com/excerpts/six-pack.html kısaca sadece içine çekmek değil, karın kaslarını sıkılaştırmayı abartmak da hayatiyetinizle bağınızı keser diyo.
http://www.nourishing-the-soul.com/2010/11/belly-battle/ burada da yorumlardan birinde bir kadın, hep göbeğim bana ihanet ediyor gibi geliyordu ama galiba ben onunla savaşırken esas ona ihanet ediyormuşum diyor...
elif
migrenin omuzlarımdaki gerilimle ilişkisini fark edeli bir süre oluyor. ama ne kadar gevşersem gevşeyim bu gerilim geri geliyor. birdenbire dank etti. omzumdaki gerilimin göbeğimle ilişkisi. göbeği içe çektikçe omuzlar da kamburlaşıyor ve geriliyor. göbeği içe çekmenin daha iyi bir duruş sağladığını söyleyenler yanılıyor. o güzel dik duruşu vücudu diri tutarken göbeği serbest bırakmak sağlıyor (aşağıda defne suman'dan tarifi var). serbest bırakmak ve ciğerlerinin sadece tepesi değil alt kısmıyla da nefes almak.
annemin bana daha çocukken göbeğini içine çekmenin ne iyi olacağını söylediği anı dün olmuş gibi hatırlıyorum. ne zor diye düşünmüştüm, o da... annem yalnız değil, bu fikre tek başına da varmış değil. internette de bi dolu bunun karın kaslarını güçlendireceği öğüdü var. aslında karnı içe çekmek ve serbest bırakmaktan oluşan bir egzersiz gerçekten kas yapabilir ama her zaman sıkılı tutmak sadece bedensel gerginliğe ve ciğerlerin üstünden nefes almaya teşvik ettiği için stresli hissetmeye de yol açıyor ilginçtir.
konuyla ilgili güzel yazılar da var ingilizce olaraktan. güzel bir tanesi şurada bir başkası da bu.
zeyl:
sonuçta herşey nefeste başlıyo nefeste bitiyo, mütemadiyen göbeğini içine çekmiş ünlüler ve mankenlerin fotoğraflarına bakarak nefesten vaz mı geçicez?
uzman görüşü:
limonlu turtanın yorumu üstüne yogadaki durumu anlatması için defne suman'a ve tıbbın tecrübeli ve aklıbaşında bir yorumu için fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı müge yetener'e başvurdum. ikisi de sağolsunlar hemen cevap verdiler.
defne suman dedi ki:
"çok iyi bir konu bu. iyi ki gündeme getirmişsin. benim tecrübe ve eğitimlerime dayanarak söyleyebileğim şey şu:
yoga hareketleri sırasında karnı içeride tutmak, evet önemli ve yoganın başlıca unsurlarından biri. ancak bunu yaparken karın kaslarını değil, çok daha derindeki bir mekanizmayı kullanıyoruz. o mekanizma da perineum, pelvik tabanın nefes alirken yukarı doğru çekilmesiyle hareket geçiyor. bu hareketi yapınca göbek deliğinin arkası omurgaya doğru çekiliyor ve yoga nefesi sırasında karın-omurga yakınlığını korumak pozların doğru yerden kuvvet alması açısından çok önemli. banda diyoruz bu duruma. merkez ve omurga arasında bağ kurmak için bandaları yapıyoruz. ancak bu söylediğim bağ kasları kasarak, sıkarak değil, nefesi doğru yönlendirerek yapılan bir şey. bu sebeple başlangıç aşamasındaki öğrencilere bu teknikten bahsetmiyoruz. hatta onlara daha karnı serbest bırakmalarını söylüyoruz ki, karına inen nefes enerjisini hissedebilirler. yogada kastığın, sıktığın her kas enerji akışını bloke edecektir. o yüzden önce yumuşamak çok önemli.
meditasyon ise tamamen başka bir konu. meditasyon hiç efor harcanmaması işin özü. dolayısıyla karın yumuşak, nefes doğal olmalı. özellikle karnı şişirmek anlamına gelmiyor bu dediğim. bırak nefes nereye gidersen gitsin. meditasyon aşamasına geldiğimizde artık banda kullanmıyoruz.
günlük hayatta ise karnı mümkün olduğunda yumuşak bırakmak gerek. duygular da orada sıkışıyor. bir kez daha tekrarlıyorum ama, karnı yumuşak bırakmak oraya nefes almak, karnı şişirmek anlamına gelmiyor. diyaframın hem üst, hem de alt tarafını kullanabilmek önemli ama kasları sıkmadan.
leslie kaminoff çok iyi bir nefes hocası. cdleri, kitapları var. bu konuda bilgli edinebilirsin.
umarım yardımcı olmuşumdur."
bu mesaj gerçekten çok yardımcı oldu. bu arada kaminoff'un da nefes meselelerine damardan girdiği şöyle güzel bi vidyosu var ismini araştırınca çıkan pek çok şey içinde.
sağolsun müge yetener ise şöyle dedi:
"bu göbek çekme kas kuvvetlendirmek için yapılıyorsa sürekli göbek çekik dolaşmak saçma..zira karın kaslarını kuvvetlendirmek için yapılan, bilinen bir dolu egzersiz var. bunları haftada en az 3 kere yapınca 1 ayda sonuç alınıyor (tecrübe ile sabit).
bunları yapmadan sürekli içe çekik dolaşmak içeri çekilecek göbek bulunduğu ve dahi egzersiz yapılmadığı fikrini uyandırıyor. ha egzersiz yaptın ve hala göbek tahta gibi değilse o zaman yaş ve yağ dağılımı gibi genetiksel ve yaşamsal faktörler var demektir ki ya kendinle barışman, ya da liposakşın yaptırman gerekir :)
"kıçı içeri çekmekten" ben bizim pelvik tilt dediğimiz egzersizi anlıyorum ki onu da sürekli yapmanın bi anlamı yok. bu egzersizin amacı ise, bel çukurluğu eğer fazla ise, karın da dışa çıkık görünür. bel çukurluğunun fazlalığı ya bel kaslarının zayıflığından ya da yapısal olarak bel kavisinin derinliğinden olur. böyle bir durumda ayrıca ayakta durmakla artan bel ağrıları da olabilir. daha önce yazdığım mantıkla, evet bel kaslarını güçlendirelim ama hala bel çukursa yapısal nedenler var demektir ki kıçımızı içeri çekerek dolaşmak bu kez de beden yapımıza ters bir duruşu bedene dayatmamız anlamına gelir ki taşıma suyla nereye kadar.."
ben de ona dedim ki:
"yalnız bişi merak ettim: içine çekmediği halde tahta gibi göbeği olan çok çok zayıf ve anatomisi öyle olan bir azınlık diye düşünüyordum, sen daha iyi bilir daha objektif karar verebilirsin. değil mi yoksa? yani yogadan yay gibi olanların ya da çocukların bile saldıklarında bi göbek çıkıntısı yok mu?"
o da bana dedi ki
" ya elbette...tahta gibi de hoş değil ayrıca...bi parça göbek hoş bi kıvrım değil mi..."
olma mı!
"bence bu belli bir şekilde görünmek zorunda hissetmekle ilgili, ve "beden yapımıza ters bir duruşu bedene dayatmamız" bedenimizin ve ruhumuzun dengesini ciddi sakatlayan bişey"dedim, o da şu güzel sözlerle bitirdi
"evet katılıyorum çok güzel ifade etmişsin. önemli olan bu dayatmaların dışına çıkabilmek. birbirimize "başka aynalar" oluşturabilmek. kadınları bedenlerine yabancılaştıran bu sektör, "hiç bir zaman yeterince güzel olmadığımız, 20 yaşında bile yeterince genç, pürüzsüz ve mükemmel olamayacağımız ideolojisini ruhumuza sızarak/ sızdırarak işliyor. bi sabah bütün kadınlar kendilerini güzel, tam ve mükemmel bularak uyansalar dünyada ne çok şey değişirdi...neredeyse, belki de her şey :))"
başka aynalar oluşturabilmek niyeti ile...
edit: güzel bi site daha buldum konuyla ilgili: http://loveyourbelly.com/excerpts/index.html
hatta tam da konuyla ilgili olarak: http://loveyourbelly.com/excerpts/six-pack.html kısaca sadece içine çekmek değil, karın kaslarını sıkılaştırmayı abartmak da hayatiyetinizle bağınızı keser diyo.
http://www.nourishing-the-soul.com/2010/11/belly-battle/ burada da yorumlardan birinde bir kadın, hep göbeğim bana ihanet ediyor gibi geliyordu ama galiba ben onunla savaşırken esas ona ihanet ediyormuşum diyor...
elif
7 Eylül 2012 Cuma
kolej kültürü ve taciz
defne suman blogunda insanlık ayıbı diye bir yazı yazmış. iyi bir okulda, 13-14 yaş civarında bir kızın her gün sınıfın oğlanlarınca nasıl toplu tacize uğradığını ve sınıfçak bunu görmezden nasıl gelebildiklerini anlatıyor. çok da iyi ediyor. hep alt sınıflarla, istenmeyen milliyetlerle ilişkilendirilen tacizi içerden kolej kültürünün parçası olarak anlatıyor. okurken benim kafama takılan iki şey oldu:
birincisi, yazıda kendini bile suçlu buluyor, o kızdan özür diliyor,kendisini asla hoş görmüyor, ama bunu yapan oğlanları bir şekilde hoş görmeye devam ediyor. onları güzelliyor bir şekilde. sanki sandviç taktiği kullanıyormuş gibi geldi, yaptıkları korkunç şeyi onlara dair iyi hislerinin içine yerleştirerek, o oğlanların da bu yazıyı okuyup üzülmelerinin tek yolu buymuş gibi mesela. bunu yapan oğlanları düşmanlaştırıp herşey onlardan kaynaklanıyormuş gibi yapmasını da beklemiyorum elbette. ama yine de, dönüp dolaşıp "suç"u kendi bile olsa başka bir kadının üstüne attı gibi hissettim. ve medeti de kendisi ve diğer kızlardan değil daha çok oğlanlardan, adamlardan umdu gibi. bir de o ortamda o sonunda şikayet eden kızları ve onları dinleyen ailelerini merak ettim. sonuçta bu aptal döngüden onları sınıfçak bu ilişki biçimi kurtarıyor, o neydi acaba? "şikayet" pek muteber bir terim değil. bu ilişkiyi onore etmiyor. defne hanımın tacizi yapan oğlanlar da dahil çok sevdiği arkadaşları grubuna dahil değil sanırım bu kızlar. tacize uğrayan kızın olmadığı gibi. olaya yol açan şeyde de böyle bir dahil olup olmama meselesi var sanki. ikinci derdimi anlatırken açmaya çalışacağım.
ikinci derdim de şu, yazıya "anlatacağım hikaye istanbul’un iyi, çok iyi okullarından birinde geçiyor. okul nişantaş’ın göbeğinde, eğitimli, kültürlü, ilerici, modern ailelerin çocuklarını göndermeyi seçtikleri, disiplini ve zorluğuyla ünlü bir okul." diye başlıyor. bütün olanlar buna rağmen oluyormuş gibi. halbuki ben okurken bu iki cümlenin o taciz ortamını yaratan atmosfer konusunda çok belirleyici olduğunu düşündüm. şöyle bir şey demeyeceğim tabi: sizi gidi yoz modernler, toplumsal değerlerden uzaklaştınız bakın başınıza neler geldi vs... toplumsal değerlerin hayali niteliği bir yana, bunların bağlı olduğunun iddia edildiği en dindar ortamlarda da tacizden uzak bir ortam yaratılamadığını biliyoruz. modernliğin modern eleştirisi, diyelim cinsel devrim söylemleri için de aynı şey geçerli. mutlaka cinsel devrimi kendilerine verilmiş bir tecavüz ehliyeti olarak gören birileri çıkıyor. iki, hatta üç ortamda da bu çeşit -en hafif haliyle- tacizler en popüler, bu konuda -dinse din ilericilikse ilericilik- en iyi görünen kimselerce -erkeklerce- yapılıyor üstelik. bu yazıda da öyle birşey var. birinci derdimle yakından alakalı olarak, tacize uğrayan kızın gözünden bir "sizden biri" durumu. yani taciz en kültürlü en ilerici en modern çocuklar ya da onlar gibi olmak isteyen diğerleri tarafından onlar gibi olmak için yapılıyor --defne hanımın birincisinin devamı niteliğindeki ikinci yazısının sonunda yorum yazan özgür bunu mükemmelen anlatmış, kendini ağır şekilde taciz eden grubun elebaşısının aslında kendi kurbanlığını bu kızı kurbanlaştırarak aşışını yıllar sonra anlamış. ve örgülü saçları beyaz çoraplarıyla ve en çok da sessizliğiyle belki de o kadar da kültürlü o kadar da ilerici o kadar da modern olmayan bir kıza -ya da başka özellikleriyle yine bu ideale uymayan başka bir kıza ya da oğlana- yapılıyor. klasik kızın aranması yaftasının yanında bir de bu var sanki. kolej konusunda sayılan "iyi" özellikleri okurken, bu görüntünün kolej ortamının olmazsa olmazı olan kendinden olmayanı küçümseme, modernlik yarışı ve paranın milliyeti ve cinsiyetinden kaynaklanan iflah olmaz bir muhafazakar nüve gibi özelliklerinin üzerindeki örtü olduğunu da görmeden etmek istemiyorum. bu nüve, öğrencisi olan kızların sessizliğini aslında erişilmek istenen modernliğin bir parçası değilmiş gibi kurgulasa da, o kapıya çıkıyor. defne suman da bence bu yazıda kendini değil o kızı sessiz sanarken kendisinin de sessiz olduğunu fark etmesiyle yüzleşiyor... (yine kızların sessizliğine bağladım, aferim bana)
elif
birincisi, yazıda kendini bile suçlu buluyor, o kızdan özür diliyor,kendisini asla hoş görmüyor, ama bunu yapan oğlanları bir şekilde hoş görmeye devam ediyor. onları güzelliyor bir şekilde. sanki sandviç taktiği kullanıyormuş gibi geldi, yaptıkları korkunç şeyi onlara dair iyi hislerinin içine yerleştirerek, o oğlanların da bu yazıyı okuyup üzülmelerinin tek yolu buymuş gibi mesela. bunu yapan oğlanları düşmanlaştırıp herşey onlardan kaynaklanıyormuş gibi yapmasını da beklemiyorum elbette. ama yine de, dönüp dolaşıp "suç"u kendi bile olsa başka bir kadının üstüne attı gibi hissettim. ve medeti de kendisi ve diğer kızlardan değil daha çok oğlanlardan, adamlardan umdu gibi. bir de o ortamda o sonunda şikayet eden kızları ve onları dinleyen ailelerini merak ettim. sonuçta bu aptal döngüden onları sınıfçak bu ilişki biçimi kurtarıyor, o neydi acaba? "şikayet" pek muteber bir terim değil. bu ilişkiyi onore etmiyor. defne hanımın tacizi yapan oğlanlar da dahil çok sevdiği arkadaşları grubuna dahil değil sanırım bu kızlar. tacize uğrayan kızın olmadığı gibi. olaya yol açan şeyde de böyle bir dahil olup olmama meselesi var sanki. ikinci derdimi anlatırken açmaya çalışacağım.
ikinci derdim de şu, yazıya "anlatacağım hikaye istanbul’un iyi, çok iyi okullarından birinde geçiyor. okul nişantaş’ın göbeğinde, eğitimli, kültürlü, ilerici, modern ailelerin çocuklarını göndermeyi seçtikleri, disiplini ve zorluğuyla ünlü bir okul." diye başlıyor. bütün olanlar buna rağmen oluyormuş gibi. halbuki ben okurken bu iki cümlenin o taciz ortamını yaratan atmosfer konusunda çok belirleyici olduğunu düşündüm. şöyle bir şey demeyeceğim tabi: sizi gidi yoz modernler, toplumsal değerlerden uzaklaştınız bakın başınıza neler geldi vs... toplumsal değerlerin hayali niteliği bir yana, bunların bağlı olduğunun iddia edildiği en dindar ortamlarda da tacizden uzak bir ortam yaratılamadığını biliyoruz. modernliğin modern eleştirisi, diyelim cinsel devrim söylemleri için de aynı şey geçerli. mutlaka cinsel devrimi kendilerine verilmiş bir tecavüz ehliyeti olarak gören birileri çıkıyor. iki, hatta üç ortamda da bu çeşit -en hafif haliyle- tacizler en popüler, bu konuda -dinse din ilericilikse ilericilik- en iyi görünen kimselerce -erkeklerce- yapılıyor üstelik. bu yazıda da öyle birşey var. birinci derdimle yakından alakalı olarak, tacize uğrayan kızın gözünden bir "sizden biri" durumu. yani taciz en kültürlü en ilerici en modern çocuklar ya da onlar gibi olmak isteyen diğerleri tarafından onlar gibi olmak için yapılıyor --defne hanımın birincisinin devamı niteliğindeki ikinci yazısının sonunda yorum yazan özgür bunu mükemmelen anlatmış, kendini ağır şekilde taciz eden grubun elebaşısının aslında kendi kurbanlığını bu kızı kurbanlaştırarak aşışını yıllar sonra anlamış. ve örgülü saçları beyaz çoraplarıyla ve en çok da sessizliğiyle belki de o kadar da kültürlü o kadar da ilerici o kadar da modern olmayan bir kıza -ya da başka özellikleriyle yine bu ideale uymayan başka bir kıza ya da oğlana- yapılıyor. klasik kızın aranması yaftasının yanında bir de bu var sanki. kolej konusunda sayılan "iyi" özellikleri okurken, bu görüntünün kolej ortamının olmazsa olmazı olan kendinden olmayanı küçümseme, modernlik yarışı ve paranın milliyeti ve cinsiyetinden kaynaklanan iflah olmaz bir muhafazakar nüve gibi özelliklerinin üzerindeki örtü olduğunu da görmeden etmek istemiyorum. bu nüve, öğrencisi olan kızların sessizliğini aslında erişilmek istenen modernliğin bir parçası değilmiş gibi kurgulasa da, o kapıya çıkıyor. defne suman da bence bu yazıda kendini değil o kızı sessiz sanarken kendisinin de sessiz olduğunu fark etmesiyle yüzleşiyor... (yine kızların sessizliğine bağladım, aferim bana)
elif
25 Mayıs 2011 Çarşamba
doktorculuk vs. tıp

kafamda şöyle şeyler var: tıbbın anneler üstündeki otoritesi ve annelik yaklaşımlarını yeniden düşünmek. tıbbın bilgisini anca anne dikkatiyle ve hele de annelerin paslaşmasıyla kullanmak. kadınların bebekleriyle ilgili gözlemlerini sadece şöyle bir dinleyen, bazen onu bile yapmayan doktorlardan olmamak, tıp bilgisini kullanabilmek için kendimizi o doktorların gözünden görmemek. o bilginin o dikkat olmadan bi işe yaramayacağını unutmamak. o bilginin tıp kurumunun olmasını dilediği kadar erişilemez olmadığını bilmek. kadınlararası bilgi ve destek saflarını sıklaştırmak. bizzat bazı doktorların da özellikle bu saflarda yer almak isteyebileceğini fark etmek (didom benim canım benim).
teorik kaynaklarım: yabancılaştırmamak için başta söylemedim, ama aklımda anti-oedipus'ta önerilen ve foucault'nun önsözünde belirginleştirdiği örgütlenme modeli var.
pratik kaynaklarım: gözlemleyere, anlayarak, dikkat ederek kendi annelik bilgisini başka durumlara yayabilen kadınlar. var bunlar. bazen en basit tıp bilgisinden haberdar olmayabilirler. ama birbirimizi tamamlayarak kendimizin, birbirimizin ve bebelerin bakımını yapabiliriz. bunu açmaya devam edeceğim. inşallah.
elif
21 Ocak 2010 Perşembe
fe dergi'nin annelik sayısı

fe dergi de annelik sayısı yaptı!
Konuların başında etnik çatışma, savaş teknolojileri ve annelik ilişkisi geliyor. Burcu Şentürk ve Esra Gedik bu konu üstüne yoğunlaşıyorlar. Tıp teknolojileri ise makalelerin çoğunun toplandığı ve bu dosyanın amaçladığı konu. Elifhan Köse tıp teknolojileri ve modern kadınlığın icadı ilişkisine teorik bir bakış sağlıyor. Ayça Kurtoğlu ise cinsiyet değiştirmenin değişen anlamını irdeliyor. Ayşe Dayı ABD'de ve Elif Ekin Akşit Türkiye'de teknolojilerin kadınların birbirleriyle ilişkilerini, özsaygılarını nasıl etkilediğini ve daha da önemlisi bunlardan nasıl etkilendiğini inceliyor. Akşit'in yazısı kısırlık tedavileriyle alt orta sınıf kadınların ağır eviçi emeğini de bağlantılandırarak iki dosyayı birbirine bağlıyor. Kadınların emeği dosyamızda alternatif ağların incelendiği bir fotoğraflı yazı (Hakan Topal) ve göçmen kadınların emeği üzerinde duran Çağla Ünlütürk Ulutaş ve Aslıcan Kalfa'nın yazıları var.
Sayı Editörleri: Ayça Kurtoğlu ve Elif Ekin Akşit
yazıların elektronik ve basılı hallerine buradan ulaşılabilir
10 Eylül 2009 Perşembe
6 Aralık 2008 Cumartesi
lohusa kadın: bebek-anne
Lohusalık karanlık bir yerdir ama bir yerlerden hafif bir ışık da sızar sürekli. Bebeğin yüzüne bakarken ölecekmiş gibi olursun ya da hiç ölmeyecekmiş gibi. Doğa üstü ve altı tüm güçlerin hareketini hatta kımıltılarını hissedebildiğin bir zaman dilimi. Yer altı sularından, komşunun kötü bakışlarına kadar her şeyin farkına vardığın. Ne varsa insanlık tarihinde derinliklere dair, büyü, muska, nazar, dua, hepsiyle tanıştığın bir dönem. Koruma ve korunma ihtiyacı duyarsın. Doğum ölümün kardeşidir çünkü; o zaman anlarsın. Anlatırlar zaten, unutturmazlar.
Lohusalık acaip bir yerdir. Kıvılcımlı, titreşimli, fısıltılı. Acaiplik sadece lohusa ve bebekte değil etraftakilerde de. “Lohusa ve bebek 40 gün kefeni sırtında gezer” derler, hatırlatırlar. Zalimleşir birden insanlar. Bebekle ilgili yaptıkları yorumlar, verdikleri tavsiyeler korkunçtur. İnanamazsın duyduğun sözlere. “Bunları söyleyen arkadaşım/yakınım/akrabam olamaz” dersin, ama onlardır. Bu döneme özgü bir zulüm olduğunu öğrenirsin. İkinci lohusalıkta mesela, savunma duvarını kurmuşsundur. Şaşırmazsın. Eskisi kadar şaşırtamayacaklarını, korkutamayacaklarını bildiklerinden belki, onlar da eskisi kadar yapmazlar.
Ey yeni doğum yapanlar, korkmayın bunları duyunca. Sizi koruyan pek çok şey var. Bir tanesini anlatayım; Orta Asyadan Umay var mesela. Bebeği ve lohusayı koruyan kadın. Ay-Tanrıça, dişil ruh. Doğumları yönetir. Her kadının sağ salim doğurmasına ve bebeğin doğmasına rehberlik eder. Plasentanın gömülmesini bekler. Değerlidir çünkü plasenta. Ortalığa bırakılıp kedi-köpeğe yem edilmeyecek kadar değerli. Bebekle anne arasındaki ilk köprü. O dünyayla bu dünya arasında. Umay ateşi yanık tutar. Ocak kadınındır, Umay ocağı tüttürür. Ataerki onu sonradan “umacı”ya çevirmiştir. Şu bildiğimiz umacı, hani çocukları korkutan. Lohusa hummasından sorumlu “Albastı karısı”nın o olduğunu söylerler. Anne ve bebeğin ecel bekçisi derler ona. Ama hepsi kadın tarihinin çarpıtılması, hepsi safsata. Bekçidir Umay, ama anne-bebeğin koruyucu bekçisi. Doğurunca kendisi de hem bebeğe dönen hem kadın olan annelerin.
inşallah yapmazlar da,
belki size de yaparlarsa korkmayın diye:
***
2 aylık kızımın ateşsiz havale geçirmesi ve ilaç kullanmaya başlaması beni çok üzüyordu. Yüreğim ağzımda onu izliyordum.
-Her havalede binlerce beyin hücresi ölüyormuş. Ya yine geçirirse diye çok korkuyorum.
-E napalım, geri zekalı da olsa onu seveceksin. Sen onun annesisin.
***
Doğumdan sonra herkese, her canlıya muhabbetim artmıştı. Kocamın ilk karısıyla yaptığı oğlana da. Aylardır hafta sonları bize gelen oğlancık, daha önceleri, hiç bu kadar sevimli görünmezdi gözüme. Bebeği uyutur uyutmaz Süper Mario oynamaya başlıyorduk. Gülmekten yerlere yatarak, ilk kez birbirimize sevgiyle dokunarak. Beraber mutfağa giriyor, uyduruk sandviçler, yemekler yapıyorduk.
-Yine de dikkatli ol. Bir film vardı, biliyorsun değil mi? Hani üvey çocukla ona kardeş doğuran kadın...
-Yooo, bilmiyorum.
-Birer yıl arayla iki çocuk doğurur üvey anne. Çocuk kardeşlerini tüfekle öldürüp kendini de mutfağa asar.
***
Halamın çok gençken teyzesinin oğluyla evlendiği ve sakat bir bebek doğurduğu bizim evde gizlice anlatılan konulardan biriydi. Bebek birkaç ay içinde ölmüş. Halam ve kuzeni de kısa bir süre sonra ayrılmışlar. Üstü kapatılmış bir acı.
Halam yıllar önce ölmüştü doğum yaptığımda. İki aylık kızım başparmağını emiyordu. Bebeği görmeye gelen akraba kadın:
-Aaa, halanın ilk kızı da böyle parmak emerdi. Babaannen de görülmesin diye elinin üstüne bir tülbent atardı. Yaşı benzemez inşallah.
-Aaa, halanın ilk kızı da böyle parmak emerdi. Babaannen de görülmesin diye elinin üstüne bir tülbent atardı. Yaşı benzemez inşallah.
Dido
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



