ordolmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ordolmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2013 Pazartesi

satı


satı'yı kaybettik. satı nasıl kaybolur bilemiyorum. on bir senelik anneliğinin nerdeyse üç buçuk senesini çok ilerlemiş bir kanserle aslanlar gibi mücadele ederek geçirirken daha da güçlendi zira. kaybedenin biz olduğumuz açık.

oradayken orada olmayan annelerden söz ediyorduk. hayattayken ulaşılamayan, hep yapacak işleri olan. belki öyle olmamak için mücadele ediyorduk. biz de sevgi doluyken de serttik, başka nasıl olunur bilmiyorduk. ama sanırım o bir yandan o mücadeleyi verirken bir yandan da bizle çok az kişiyle kurulabilen gerçek bağlar kurmaya zaman bulmayı başardı.

blogdaki tek yazısı en çok okunan yazılardan biri... belki az yazdığı için yazdığı şeyler çok güzeldir.çok yazsa da çok güzel olacağı halde. az yaşadığı için mi herkesten çabuk anladı pek çok şeyi ve bize anlattı? belki de öyledir. sanırım bize bir ömür yeter dokunuşu.

21 Nisan 2013 Pazar

kadınların cemaati meselesi ve çocuklar

çocuksuz toplantılar benim feminist anneler grubunda en sevmediğim fikir.
başından beri de var. çocuklarla uğraşmaktan konuşamadığımız için -ki kısmen doğru- çocuksuz toplanma çağrıları. ayaküstü 1-2 buluşma hariç gerçekleştiğini görmedim gerçi. çoğunlukla sayemde. ama şimdi böyle yazdım diye grup dışı kalmaktan hoşlandığım sanılmasın. ama benimki de bir çeşit mücadele galiba.

yani tamam anneler topluluğuyuz diye sadece anne olmak çocukları her yere götürmek zorunda değiliz. ama biz bir de destek ağlarından oldukça mahrum ve çalışan bir anne topluluğuyuz? üstelik çocuklarla beraber dolaşım annelik ve kamusallık işlerinde zurnanın zırt dediği yer:

geçen aynur demirdirek'in kadınlar dünyası dergisinin yüzüncü yılı sebebiyle odtü'de yaptığı konuşmaya 3 yaşındaki oğlumla gittim. fazla dinleyemesem de gerekirse çıkarız dinlediğim de kardır diye düşünüyodum. neyse ki oğlan aynur'un sakinliğinin etkisine girdi yine ve önce sakin sakin dinleyip sonra da uyudu.

konulardan bir tanesi de dergi yazıhanesinin aynı zamanda bir toplantı ve buluşma mekanı olması idi. çıkışta aynur "yalnız bir duyuru vardı, o da on yaşından küçük çocuklarınızı konferansa yanınızda getirmeyin idi" dedi.

isyeaannn

neyse ki aynur oğlanla beraber geldiğimize memnun olmuştu, kimsenin de bir şikayeti yoktu. üstelik kadınlar dünyasının yazıhanesine çocuklarıyla gidiyormuş kadınlar (nezihe'mle gitmiştim diye yazmış biri.) ama umumi konferanslar cemiyeti'nden verilmiş bir duyuruda teali-i nisvan cemiyeti'nin iştirak ve desteğiyle düzenlenen celal nuri bey tarafından verilecek "islamiyette kadın" başlıklı bir konferans duyurulurken "on yaşından daha küçük çocukları beraber getirmemeleri hanımefendilerden suret-i mahsusada rica olunur" denilmiş. (kadınlar dünyası 36. sayı, sağol aynur). demek kadınlar kendi aralarında yine çocuklu toplanabiliyorlarmış ama celal nuri beyin konsantrasyonu bozuluyormuş! aklıma yine ursula le guin'in kadınlar rüyalar ejderhalar'ında çok sevdiğim bayan brown yazısı geliyor, kadın yazarların mutfakta yemek pişirir çocuklar koştururken de yazmaları ama erkeklerin bütün hayhuydan ve angaryalardan uzakta, yalnız ve mağrur yazabilmeleri. bu çeşit bir erkek yazar kamusallığı hala alanı domine etse de bunda özenilecek birşey göremiyorum ben de le guin gibi. kadınlar da  kamusallığı kadınların olmadığı yerden çocukların -ya da mutfağın- olmadığı yere çektiklerinde bence iyi bir pazarlık yapmıyorlar. elitizmle malul halkevlerinin (!!) de büyük sorununun bu olduğunu yazmıştım: hem kadınları çekmek için uğraş hem gelmiyolar diye azarla hem de çocuk getirmeyi yasakla??!!

feminist anneler bir halkevi olmasın!! kendilerini caminin yerine koymaya çalışırken ve kadınların katılımı konusunda camilerden çok daha iddialı takılırken kadınların çoluklarıyla çocuklarıyla gayet de rahat ettikleri kadınlar kısmına sahip camilerin yanına bile yaklaşamamışlardı ne de olsa! özellikle hacıbayram gibi merkezi yerlerdeki camilerin kadınlar kısımları kadınların taciz edilmeden ve para harcamadan çocuklarıyla birlikte mola verebilecekleri, bebelerini emzirebilecekleri yerler. kocaman ve bomboş bir alanda koşturmanın daha büyük çocuklara verdiği zevk de cabası.

gerçi bu sorun sadece feminist anneler gibi zaten kamusal alanda varlık gösteren kadınların sorunu da değil. islamda kadınların cemaati meselesi başlıbaşına bir mesele. kadın imam meselesinde vücut bulan bir mesele mesela: çünkü sorun sadece kadınların erkeklere imam olup olamayacağı değil, kadınların birbirlerine de imam olup olamayacağı sorusu. bu soruya farklı mezhepler farklı yaklaşıyor. birçoğunda kadınlar kadınlara imam olabiliyor ama diğerleriyle aynı hizada duruyor. bence makul. iran'da da yakın zamanda bu yönde genel bir fetva çıktı -daha doğrusu kadınların imamlığının üstündeki yasak kalktı. ama hanefilikte kadınların kadınlara imamlık yapmasına izin yok mesela. kadınlar biraraya bile gelseler eğer bir erkek imama uyamayacaklarsa yalnız namaz kılıyorlar. hatta kadınların arkada, ya da kadınlara ayrılan bir yerde bile cemaate katılsalar cemaate katılmalarının hayırlı olup olmayacağı bile tartışma konusu. camide bütün kadınlar imama uyup birlikte saf tutarlarken neredeyse aynı anda ama biraz daha ötede ve ortak ritmden kopuk olduğunun altını çizerek namaz kılan kadınlara da rastlamışlığım var. bu da kadınların cemaatinden hayır gelmez mealinde bir hadise, bu hadis ise kadınlar cemaat olurlarsa çoluklarını çocuklarını ihmal edebilirler durumuna dayanıyor sanırım. hadisin sahih olduğu söyleniyor ama bağlamını bulamadım (şurada bu tartışmanın bir nevi özeti bulunabilir). bu haliyle islam gibi cemaat temelli bir dinden, tarih içinde farklı zamanlarda daha az eğitimli olmaları sebebiyle imamın yokluğunda namaz kılamayacak olan kadınları ihmal etmemiş olmasını beklerim. zaten hz. muhammed'in bazı eşleri da başka kadınlara namaz kıldırıyor. tüm bu tartışmanın sıcaklığına rağmen kamusal alanla malul olmayan dindar kadınlar daha iyi çözümler bulabiliyor. örneğin kadınlararası islami sohbetlere kadınlar çoluk çocuk gidiyor o çocuklar da bir şekilde çokluk içinde idare ediliyor.

türkiye'de dindarlık kitabında öne çıkan, bu tartışmadan laik olduğu için bağımsızmış gibi görünen, ama aslında aynı yere dönen, gösterişten uzak olmak için yalnız namaz kılan bir laik kadın figürü vardı. orada adeta laikliğin dayattığı bireysellik ve dindarlığın dayattığı cemaatçilik arasında bir çözüm gibi bir yerde ama benim içimi acıttı. laiklik bireyselliği dayatırken de ne kadar gizli bir cemaat yaratıyor, ve bu cemaatin kararları tartışmaya açıkça cemaatçilik yapılan yerlerde olduğundan çok daha kapalı çünkü cemaat aslında yokmuş gibi! camide namaz vakti herkes beraber saf tutarken yalnız kalan kadın gibi laik olduğu için dinini yalnız yaşaması gerektiğini düşünen bir kadın da bu sefer başka bir cemaatten korktuğu için kendini tecrit ediyor. dışlanma korkusuyla yalnız kalmak! bazı laik müslümanların da cemaat bazı içi hanefi kadınların da ortak kaderidir belki... ama dedim ya benim gördüğüm cemaatlere eklemli kadınlar, cemaat bu konularda ne kadar muhafazakar olursa olsun genellikle kendilerince bir cemaat oluşturuyorlar. diğer grup, yani ilk bakışta kendi kendilerine yarattıkları intibası uyandıran bir tecrit yaşadığını gördüğüm kadınların çoğuysa -ki zaman zaman dahil olduğum oldu bu gruba- belli bir kamusal hayat tecrübesi yaşayan ya da yaşamış -emekli vs- kadınlar. dışlanma korkusu çok şiddetsiz görünen ortamlarda da olabiliyor o yüzden  korku diye adlandırmak yerine gösterişten uzaklık diye adlandırmak işlerine de gelmiş olabilir.... bu izolasyonu yaşayanlar daha çok ununu elemiş eleğini asmış, ya da ununu elemeden eleğini asmış, zaten oldukça yalnız yaşayan kadınlar bir de. yani çolukluluk çocukluluk gibi kendilerini yalnızlaştırıyor gibi görünüp aslında en azından mecburiyetten onları farklı farklı cemiyetlere eklemleyen durumlardan da bir nevi yoksunlar. üstelik kamusallığın kendine özgü bir elitizmiyle de malul olmadıklarından emin değilim. yani kimseyi kendileri gibi görmedikleri için kimseye karışamıyor gibi de olabilir bir grup. "gösterişten uzaklık" iddiasında böyle bir eleştiri var zaten. bu noktada dışlanma korkusuyla kibir de bir madalyonun iki yüzü gibi, iki ayrı ihtimal değil birbirini tamamlayan iki ayrı duygu... kibrin böyle çelişik bi tarafı var, hem kimseyi beğenmiyor, hem sürekli onay istiyorsun...

sadece elitizm değil kamusallığın bahşettiği bir karışamama hali, bir donukluk da var bu kimsenin kolay kolay bende yok diyemeyeceği, kafadan bende yok diyenlerin de baştan ismini listeye yazdıracağı modern kibirde. ilginç aslında, kendileriyle en yalnız kalamayıp tefekkür için gerekli yalnızlaşmayı yaşayamayanlar da belki bu kadınlar. bu sesler kafasında olmadığında cemaatle bile yalnız, onay aradığı bu diğer sesler kafasında olduğundaysa yapayalnızken bile kalabalık olabiliyor insan... bir kadına yalnız kalma hakkı vermeyen ev, aile, cemaat, arkadaşlar, onu yapayalnız bıraktıklarında bile kafasını meşgul etmeye devam edebiliyorlar... yani bir önceki paragrafta belirttiğim hayali cemaat, tam da kalabalıklığıyla yalnızlaştırıp donuklaştırabiliyor birini:  sevgili dostum ligea ile az konuşmadık kamusal cemiyette lider pozisyonuna gelen annelerin günde yüzlerce kere anneleri tarafından kucaklanan, öpülen, onaylanan çocukların aldıklarının birini bile verirken kırk kere düşündüklerini. veremez olduklarını. kendimizden bilerek. bu yüzden annelik feminizmin en kilit meselelerinden biri, bazı kuşaklar çocuksuzluğu feminizmin şartı olarak görüyor, çocuk bakımının da diğer ev işleri gibi eşit bir şekilde bölüşülebileceğini, hatta bazıları tamamen havale edilebileceğini düşünüyor. belki feministlerin baktıkları en son yer olan köy ve güvendikleri en son kişi olan kaynana ve çocuk bakım pratiği tarihlerinden varolan ürkünç senaryolara alternatif çıkabilir... her halükarda elbette bölüşülebilir, ama özellikle emzirirken, iki sene anne nerede biter bebek nerede başlar kim biliyor? kreş süper bir destek ama üç yaşından önce başlamak pek anlamlı değil ve o üç sene kimin bakacağı, nasıl paylaşılacağı gerçek bir muamma. üstelik sadece kamusal alanda çalışan kadınların muamması da değil, annesi adeta ruhani bir lider olan bir başka arkadaşım da aynı dertten mustarip. yani kamusallığın dini imanı yok! ve şu çoluk çocuğun ihmali meselesine de öyle kestirip atarak bakmak kolay değil.

kamusallıkla cemaati de bir tutmak problemli elbet. kamusallık 18. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan bir kavram ve aklın soyutlamalarıyla ayakta duruyor. erkek aklın koşturduğu kocaman ve bomboş ama soyut bir alan. bu soyutlamalar da kadınlardan ve dinden, ve hatta bu kadarıyla bile söylenmeyen şekliyle çocuklardan ve delilikten. delilikle ilgili soyutlamalarla uğraşanlar var elhamdülillah (fuko olsun dölöz olsun). ama çocuklarla ilgili soyutlamalar havada hala...  ve kadınlarla ilgili meseleyi doğrudan etkilemesine rağmen doğrudan tartışıldığı da pek söylenemez. üstelik feminizmin kendi seçkinciliklerini de tartışmak için uygun bir alan bu. feministlerin önemli bir kısmı da diğer cumhuriyet elitleri gibi sınıfsal, dini ve çocuklarla ilgili bir tepeden bakıştan muzdaripler ve özellikle de bunların kesiştikleri kümelerde yer alan kadınlara karşı girişilen öğreten adam tavrı da pek yardımcı olmuyor: "o kadar çok çocuk yapmasan başına bunlar gelmezdi," "okula gitsen başına bunlar gelmezdi," "dini hurafelere inanmasan başına bunlar gelmezdi." halbuki, bunlardan uzak duran çocuksuz, eğitimli, dinle mesafeli kadınlar da dönüp dolaşıp küçük gördükleri hallerle yüzyüze buluyorlar kendilerini eğer dürüstlerse. yani buradaki örneğinde, kadınların cemaati meselesi her durumda kadınlar için mesele, hepimizin ortak meselesi. üstelik çocuklu buluşmalar -bence buna herkes dahil olabilir, çocuksuz arkadaşlarımdan gördüğüm desteği kimseden görmedim diyebilirim, burada da anlattığım üzre biyolojik kısmı kısıtlı bir kısmı-  sadece farklı grupları birleştirmek değil aynı zamanda çocukların kendisinin bu muhabbete katkısı açısından da önemli. feminist anne toplantılarına iştirak ettiğim beş-altı yılda çocukluktan genç kızlığa geçen asya'nın sessiz ve güzel varlığı son buluşmamızın en iyi tarafıydı bence. kız çocuk, sınırlarının belirsizliği ve insanlık tarihinin en güçlü kişisi oluşu meselesi (inanmıyosanız miyazaki seyredin, öyle değil mi sayın tolga ulusoy?) zaten daha tartışmak istediğim bir konu. kadınlar ve çocukların içine girdiği içinden çıkılmaz durumları da genellikle ablalar çözüyor. yani kadınların cemaati ve çocuklar meselesine de göbekten bağlı. ya da kadınların cemaati ve çocuklar meselesi ona... neyse, bu da kadınlara ve çocuklara, ve ablalara dair zayıf tartışmalara böyle bir pop-katkı olsun...

21 Eylül 2012 Cuma

sofrada bilimsel bilgi ve geleneksel bilgi

geçen gün güzel bir mekanda çok sevdiğim arkadaşlarımla yemek yedik. özellikle bir tanesini uzun zamandır görmüyordum, görmek çok hoşuma gitti. bonus olarak yanında kendi gibi pozitif takılan dokuz aylık oğlu vardı. meğer arkadaşımın annesi ona evde ekmek yapıyormuş. ama bu yüzden ona dışarda pişmiş ekmek ve diğer pek çok şeyi vermiyorlarmış. oğlan pek engellere takılan biri değildi o yüzden arada atak yapıp sonra vaz geçti ama sonuçta sanırım koca sofradan bişey tadamadan kalktı. gerçekten de bu çimenler üstüne kurulmuş, güzel bir ağacın altında bir sonbahar günü hem güneşin hem gölgenin tadını çıkarabildiğimiz ortam pek güzeldi ama yemekler o kadar süper değildi. ama bu sofrada yemek yememek de zevkli değildi.

bu arada sofrada konuştuğumuz konular da bu minvaldeydi. yani ayaş domatesinden salça yapmanın ne süper olduğu, hamilelik sonrası kilo vermenin ne kadar zor olduğu falan. aslında yemek alternatiflerinden en önemlisinin fix menü olması işimizi kolaylaştırıyordu ama bu yemekte de mesela herşeye et koyarak bize kıyak yapmaya karar vermişlerdi. neyse ki güzel ve doyurucu bir ton balıklı salata alternatifi vardı.

o gün üstüne uzun zamandır sofra konusunda bilimsel bilgi ve geleneksel bilgi konusunda düşündüğüm şeyler netleşmeye başladı, ben de yazayım dedim. kuzenim, anam babam kardeşimle de en çok bu şekilde dışarda yemek yerken görüşebiliyoruz. onlar bundan hoşlanıyor gibi ama benim genelde içim sıkılıyor. gittiğimiz yerleri sevmiyorum bazen, ben bi yer önerdiğimde de onlar pek sevmiyorlar galiba, zaten dışarda yemek yemeyi pek sevmediğimden bildiğim pek yer de yok. evdeki yemeklerden ve seçme şansı bulunmamasından da pek memnun kalmıyor gibiler. ben de aslında pekala da güzel bir tecrübe olabilecek dışarıda yeme işine katlanabilirim elbette. katlanamadığım şey de aslında sadece dışarda yemek yediğimizde değil her beraber yemek yediğimizde de olan bişey: en yeni yemek yeme kısıtlamalarının birbirine öğütlenmesi serisi. ya da işte özellikle aralarına kimi zaman benim de dahil olduğum kadınların hiç neşeli olmayan yeme rejimleri olması ve herkesin yeme rejiminin öyle olması gerektiğini düşünmeleri.
Politiki kouzina

sanırım bu çeşit kısıtlayıcı yemek yeme bilgilerine ilişkin sıkıntımın dışarda yemek yerken iyice ortaya çıkması lokantaların görece belli yemeklerden müteşekkil bir menü sunmaları ve yediklerimizin endüstriyel niteliğinin lokantalarda daha görünür olması. yemek yerken aslında rafine şekerlerden doymuş yağlardan değil gafil olmaktan, ne yediğimizi bilmeden yemekten, yediğimiz yemeği ve dolayısıyla da bedenimizi onore etmemekten kaçmak gerekiyor. bir yandan çok güzel her bir yemek herşeye rağmen. öte yandan onore etmeye (bakınız aşağıdaki vidyo) yediğimiz şeyin ta kendisinden başlıyoruz ama onun sofraya gelişini düşünmeden olur mu?  sömürülen ve tek besine mahkum edilen topraklar, burçak tarlasında zor gelinlikler yaşayanlar, bu besinleri kötü şartlarda işleyen işçiler, onları servis eden mutsuz garsonlar. evdeki mutsuz anne de bu hikayenin parçası. ama evde ben varsam, (görece) düzgün malzemeleri düzgün yerlerden aldıysam, mutsuz değilsem?

bir yandan da bu toptanlıkla beraber yürüyen isviçreli bilim adamlarının son keşifleri de bu genellikle etten ve yanındaki bir takım şeylerden oluşan, seçmeli gibi görünüp aslında fiks olan lokanta menüsü gibi hiç kişiye özel değil. bilakis. geleneksel bilginin coğrafi değişkenliğine karşı bilimsel bilgi evrensel olduğunu iddia ediyor ama bilimsel bilgi de zaman içinde geleneksel bilgiye oranla çok çok hızlı değişiyor. üstelik geleneksel bilgi en azından belli coğrafyaların insanlarına göre şekillenmişken bilimsel bilgi değişken olduğu gibi soyut da. sanki bizlerle, bedenlerimizle doğrudan bir alakası yokmuş gibi koyuyor kurallarını. ya da olması fark etmezmiş gibi. bedenlerimiz bilimin çiftliğiymiş ve istesek de istemesek de uymak zorundaymışız gibi. ve değişkenliği olduğu gibi bir zayıflık olan soyutluğunu da bir güç olarak sunuyor. işte kafamda netleşen bu oldu.

yani geleneksel bilgiyi tembihlemek adeta bir annelik göreviyken bilimsel bilginin pek öyle öğütlenebilir bir tarafı yok. ancak yanlışlanabilecek ama şimdilik ortaya konmuş son süper keşif olarak sunulabilir. bakın şöyle bi yemek yaptım son bilimsel bilgiler ışığında diyene de rastlamadım. o yüzden bu son keşifler gündelik hayatımıza daha çok kısıtlamalar olarak yansıyor. yani garip bir şekilde bilimsel bilgi paralelinde gelişen endüstri -hem yemek hem bilgi endüstrileri- bir yandan kendi geleneksel bilgi ve yemek yeme tarzlarından kopuşu ifade ederken, bir yandan da geleneksel bilginin olduğu kadar kendi yarattığı kirliliğin eleştirisini de içeriyor. bu durumda yeni bilgi vaazları ister istemez kısıtlama vaazlarına dünüşüyor. baştan beri söylemek istediğim ama derdimi anlatmadan söylemeyim dediğim şeyi şimdi söyleyeyim: elbette "geleneksel bilgi" artık iyice içi boşalmış ne idüğü belirsizleştirilmiş bir kümeye işaret ediyor. o da son yüzyıllara damga vuran bilimsel bilginin yeniden yeniden bozup yeniden yeniden yarattığı bir mefhum olarak düşünülmekten başka düşünceler evrenimizde yer almıyor bir yerde. yani bilimsel bilgi geleneksel olduğunu söyleyip önce bir kenara ittiği yerel yemek bilgisini sonradan yavaş yavaş içerirken, bu sürece dair bilgilendirmeyi yine kendi dilinde yapıyor. yani tam buğday ekmeğini yemenin önemini öğütlerken de kısıtlayıcı mesela...

fakat şu da var, bu kısıtlama söyleminin egemen olmadığı anlarda da, eğer yemek üzerinden müthis bilim sohbetlerine girilmeyecekse -bizimkiler pek meraklıdır bu sohbete ama ben yemek çerçevesinde tanık olmadım, ccc zafer yenal reyiz dışında. eğer kısıtlama söylemleri de kısıtlanırsa, bu sefer de bir sessizlik hakim oluyor ortama. ne desek boş halleri. bu sessizliğinin modern bilginin aktarılışındaki rolüne şurada işaret etmiştik funda cantek'le. e ama yemek de en güzel bir sohbet muhabbet ortamı değil miydi ya? o bakımdan:



not: bu arada blogda ifade ettiğim ve sağolunuz faideli geri dönüşler aldığım mama sandalyesi ve sofra krizim beni aile sofrasını sevmeye evriltti aslına bakarsanız. içine masa sığan bir mutfak, giderek yemek yapmaktan zevk alan bir adam ve masaya kuşlu peçeteler dizen kişinin ben olduğuna inanamıyorum!

ek: özetle bilimsel bilginin artık öteleyerek boş bir kümeye dönüştürdüğü geleneksel bilginin de yerini alarak  tahakkümünü perçinlemesi ve bunun da sofraya yansıması probleminden bir kaçış temrini olarak menüye bakıp içinden ilk geçeni söylemek şimdilik işliyor. hem sofrada konuşacak neşeli bir şey de çıkıyor!

                                                                                                                                            elif

7 Eylül 2012 Cuma

kolej kültürü ve taciz

defne suman blogunda insanlık ayıbı diye bir yazı yazmış. iyi bir okulda, 13-14 yaş civarında bir kızın her gün sınıfın oğlanlarınca nasıl toplu tacize uğradığını ve sınıfçak bunu görmezden nasıl gelebildiklerini anlatıyor. çok da iyi ediyor. hep alt sınıflarla, istenmeyen milliyetlerle ilişkilendirilen tacizi içerden kolej kültürünün parçası olarak anlatıyor. okurken benim kafama takılan iki şey oldu:

birincisi, yazıda kendini bile suçlu buluyor, o kızdan özür diliyor,kendisini asla hoş görmüyor, ama bunu yapan oğlanları bir şekilde hoş görmeye devam ediyor. onları güzelliyor bir şekilde. sanki sandviç taktiği kullanıyormuş gibi geldi, yaptıkları korkunç şeyi onlara dair iyi hislerinin içine yerleştirerek, o oğlanların da bu yazıyı okuyup üzülmelerinin tek yolu buymuş gibi mesela. bunu yapan oğlanları düşmanlaştırıp herşey onlardan kaynaklanıyormuş gibi yapmasını da beklemiyorum elbette. ama yine de, dönüp dolaşıp "suç"u kendi bile olsa başka bir kadının üstüne attı gibi hissettim. ve medeti de kendisi ve diğer kızlardan değil daha çok oğlanlardan, adamlardan umdu gibi. bir de o ortamda o sonunda şikayet eden kızları ve onları dinleyen ailelerini merak ettim. sonuçta bu aptal döngüden onları sınıfçak bu ilişki biçimi kurtarıyor, o neydi acaba? "şikayet" pek muteber bir terim değil. bu ilişkiyi onore etmiyor. defne hanımın tacizi yapan oğlanlar da dahil çok sevdiği arkadaşları grubuna dahil değil sanırım bu kızlar. tacize uğrayan kızın olmadığı gibi. olaya yol açan şeyde de böyle bir dahil olup olmama meselesi var sanki. ikinci derdimi anlatırken açmaya çalışacağım.

ikinci derdim de şu, yazıya "anlatacağım hikaye istanbul’un iyi, çok iyi okullarından birinde geçiyor. okul nişantaş’ın göbeğinde, eğitimli, kültürlü, ilerici, modern ailelerin çocuklarını göndermeyi seçtikleri, disiplini ve zorluğuyla ünlü bir okul." diye başlıyor. bütün olanlar buna rağmen oluyormuş gibi. halbuki ben okurken bu iki cümlenin o taciz ortamını yaratan atmosfer konusunda çok belirleyici olduğunu düşündüm. şöyle bir şey demeyeceğim tabi: sizi gidi yoz modernler, toplumsal değerlerden uzaklaştınız bakın başınıza neler geldi vs... toplumsal değerlerin hayali niteliği bir yana, bunların bağlı olduğunun iddia edildiği en dindar ortamlarda da tacizden uzak bir ortam yaratılamadığını biliyoruz. modernliğin modern eleştirisi, diyelim cinsel devrim söylemleri için de aynı şey geçerli. mutlaka cinsel devrimi kendilerine verilmiş bir tecavüz ehliyeti olarak gören birileri çıkıyor. iki, hatta üç ortamda da bu çeşit -en hafif haliyle- tacizler en popüler, bu konuda -dinse din ilericilikse ilericilik- en iyi görünen kimselerce -erkeklerce- yapılıyor üstelik. bu yazıda da öyle birşey var. birinci derdimle yakından alakalı olarak, tacize uğrayan kızın gözünden bir "sizden biri" durumu. yani taciz en kültürlü en ilerici en modern çocuklar ya da onlar gibi olmak isteyen diğerleri tarafından onlar gibi olmak için yapılıyor --defne hanımın birincisinin devamı niteliğindeki ikinci yazısının sonunda yorum yazan özgür bunu mükemmelen anlatmış, kendini ağır şekilde taciz eden grubun elebaşısının aslında kendi kurbanlığını bu kızı kurbanlaştırarak aşışını yıllar sonra anlamış. ve örgülü saçları beyaz çoraplarıyla ve en çok da sessizliğiyle belki de o kadar da kültürlü o kadar da ilerici o kadar da modern olmayan bir kıza -ya da başka özellikleriyle yine bu ideale uymayan başka bir kıza ya da oğlana- yapılıyor. klasik kızın aranması yaftasının yanında bir de bu var sanki. kolej konusunda sayılan "iyi" özellikleri okurken, bu görüntünün kolej ortamının olmazsa olmazı olan kendinden olmayanı küçümseme, modernlik yarışı ve paranın milliyeti ve cinsiyetinden kaynaklanan iflah olmaz bir muhafazakar nüve gibi özelliklerinin üzerindeki örtü olduğunu da görmeden etmek istemiyorum. bu nüve, öğrencisi olan kızların sessizliğini aslında erişilmek istenen modernliğin bir parçası değilmiş gibi kurgulasa da, o kapıya çıkıyor. defne suman da bence bu yazıda kendini değil o kızı sessiz sanarken kendisinin de sessiz olduğunu fark etmesiyle yüzleşiyor... (yine kızların sessizliğine bağladım, aferim bana)

                                                                                                                                            elif

6 Mayıs 2010 Perşembe

halkalı bebek taşıyıcı



halkalı bebek taşıyıcı, nam-ı diğer ring-sling
bugün iki metreye bir metrelik bir kumaşın ucuna iki yedi santimlik güçlü halka dikip yaptım sonunda. gerçekten yeni doğan taşımak için etkili bir yöntem gibi. yalnız bir türlü emin olamıyorum boynu emin mi diye (bakınız: annelik ve delilik)... şurada muhteşem güvenlik önerileri var. ve mesela şu sitedeki fotoğraflara uygun giyildiğinde sorun yok görünüyor.


resimdeki gibi bişey.
(bu kadın sevdiğim birkaç kadına birden benziyor, ne güzel gülümsüyor)

neyse taşıyıcıya dönelim.
sadece en dekoratifi değil diğer taşıyıcılar arasında yeni doğana en uygun taşıyıcı da bu halkalı olan gördüğüm kadarıyla.

sırada dört metreye 65 santimlik bir penyeyle kendime bebek bağlama denemeleri var. yapılmışı da şurada var. haydi hayırlısı.

geri dönüş: bu ikinci versiyon sar sar bitmiyor ama çok daha güvenli hissettiriyor çünkü halka dikişigibi şeyler yok. dikiş hiç yok ve bağladığın yer de senin kontrolünde ve elinin altında. kat kat sardığın için farklı dayanak noktaları var ve çok farklı pozisyonlarda bebeği ve anneyi rahat ettirebiliyor. çocuk biraz büyüdükçe kısaltılabilir de. çünkü artık kendi kendini tuttuğu için fazla ihtiyaç yok dayanaklara. yalnız o yaşta bir çocuk neden kucağınızda durmak istesin bilmem :)

bu ikinci versiyonun sevdiğim bir tarafı da şu oldu: o dört metrelik kumaşı ortadan kesince diğer yarısını da başka bir arkadaşa hediye etmek mümkün.

1 Nisan 2010 Perşembe

feminist anne başucu eserleri


feminist anne başucu eserleri

mary shelly, frankenstein (yaa yaa)
adrienne rich, of woman born (ankara'da hiçbir kütüphanede bulunmadığına inanamıyorum)
nancy chodorow, the reproduction of mothering
rima d. apple, perfect motherhood
anna davin, imperialism and motherhood
ursula le guin, bilim kurgu ve bayan brown (kadınlar ejderhalarda)
andrea o'reilly, feminist mothering, from motherhood to mothering
aksu bora, türk modernleşmesinde annelik kimliğinin dönüşümünden zaten söz etmiştik...

bi de yine richlerin 78lerinde yazılan bir makale var feminist studies'te (4, No. 2, 1978: 146-165). "a wake for mother: the maternal deathbed in women's fiction" diye judith kegan gardiner imzalı. annenin ölüm döşeğinde anne kız karşılaşmalarına anlatıyo romanlardan. akademik makale okurken ağlıyo böylece insan bi kez de. annenin ölüm döşeğindeki halini, bağımlılığını, izolasyonunu, sessizliğini, bilinç yitimini bir de kadınlık hallerinin parodizasyonu olarak sunmuyo mu!

şu problemli anne-kız dinamiklerinin en iç açıcı analizlerinden yani!
şunu da ekleyeyim:
aşk-ı memnu'da bihter ve firdevs hanım çekişmesi bile ilaç gibi geliyo bana en başından beri. anne-kız ilişkisi sanki çok ideal bir evrenmiş gibi, kızlar annelere isteyerek benzeyiverirmiş, anneler kızlarını seviverirmiş gibi bir hayal zorlaması sadece birkaç arkadaşımla zor kelimelerle paylaştığım bir sapkın problem algısı değil zira. 1950lerin hayat dergilerinde vardır belki böyle ideal anne-kız modelleri. ama yemeyin bizi işte, birçok hayatta yok. yaygın, acılı, gündelik hayatın sürdürelemezliğini barındıran bir ilişki annelerle kızları arasındaki. öyle olmayan ilişkiler de vardır tabii, ama bu ataerkil hayallemelerin aynen kabulüyle gerçekleşen bişey de değil yani.

8 Aralık 2009 Salı

anne iş'te


anne iş'te

"çalışan anneler ve çocukları için..

prof. dr. sabiha paktuna keskin’in tüm bilgi birikimini okuyucularıyla paylaştığı çöp çocuk serisi "anne iş’te" adlı kitapla devam ediyor. kitap, çalışan annenin çocuğu ile kaliteli zaman geçirebilmesine, ondan ayrı kaldığı zamanları hiç ayrılmamışçasına yaşamasına yardımcı olmaya çalışıyor. büyük bir ustalıkla kaleme alınan "anne iş’te" çocuklarını tanımak, neyi neden yaptığını anlamak isteyen ebeveynler için yanlarından ayıramayacakları bir başvuru kaynağı.."

imiş.
sanırım şurası da alakalı:
http://anneiste.blogspot.com/

selamlar

11 Mart 2009 Çarşamba

süper kadın


anne olduğunuzda kariyer performansınızın düşeceğine dair bir sürü şey duyarsınız etraftan. yapacak o kadar çok iş vardır ki -hem de daha önceden hayal bile edemeyeceğiniz kadar çok- bir yandan hak verirsiniz bu tahmine. çocuk da yaparım kariyer de olsa olsa nil karaibrahimgilin bekar dünyasına ya da dankekin sekiz kekine özgü bir hayaldir herhalde. hele bir de yalnızsanız ve çok da paranız yoksa sizden ilgi talep eden şeyler çoğalır hayatınızda. sizdeki annelik halini gören size çocuklaşır bir anda...

içerde bebeğin ağlayan sesini duyduğunuzda ellerinizi giydiğiniz çıçıtlı süveterin iki yanından tutup açarken bulduğunuzda fark edersiniz bir anda: anaa ben süper kadın olmuşum ya!

süpermeni süpermen yapan sahne de, bence, takımelbisesini iki eliyle iki yana açıp içinden süpermen kimliğini çıkardığı sahnedir.

sonra hayatınızın başka yönlerinde de fark edersiniz bu işi. anneliğin gerektirdiği inanılmaz performansa ayak uydurmaya çalışırken bir bakarsınız daha önce yapamadığınız şeyleri de yapabiliyorsunuz.

bu elbette kariyeriniz için de geçerlidir. yaptığınız işi seviyorsanız hele de. ama ne biliyor musunuz? bence bunu çok yaymaya gerek yok! çünkü öbür türlü, zaten herkes sizden daha evin kızı olduğunuz için, abla olduğunuz için, gelin olduğunuzda birşeyler beklerken işyerinde de hem çok iş yapan hem de terfi yolu gözlemeyen çalışanlardan olduğunuz için giderek artan bir işyüküyle ve buna mukabil üç beş sırt sıvazlamasıyla karşılaşmanız zaten çok mümkün. bunlara bir de süper kadın olmanız beklentisini eklemeye ne gerek var!

süper kadınlıkları fark edilmeyen süper kadınlarla, ulus devletle ve savaşlarla alakalarıyla ilgili bir yazı: Ankara’nın Kılıkları: Boydanboya bir karşıkoyma

9 Aralık 2008 Salı

sezercik, iki anneli çocuk...



sezercik filminin kadınlar hapishanesi kısmı çok etkileyicidir. iki kadın aynı anda doğum yapar burada ve sanki mahpus damı devletin mekanı değilmiş gibi ne doktor vardır ne bişey... leğenler sıcak sular... gardiyanla mahkumlar aynı giyinir: ordu evinden içeri girebilecek şekilde önden bağlanmış başörtüsü... gardiyan aynı zamanda ebedir, ve hem de suç ortağı: sezerciğin babası saftirikliğe yeminli ediz hun taş kalpli lale belkıs'ın oyununa gelmiş ve hem sezerciğin annesi hülya koçyiğit'i terk etmiş ve hem de hapiste doğan çocuğunu elinden almakla tehdit etmiştir. 

ölü doğum yapan kadının bebeği ile sezercik yer değiştirir ve sezercik hayata babasız ama iki anneli başlar (ne yalan söyleyeyim ben sezerin sezeryanla doğduğunu sanırdım halbuki). sezercik ve annesi bu kadının yoksul evine taşındıklarında da devam eder bu hal. kapının önünde sezerciğin hapisteyken özlemini duyduğu yaşıtları sezercik hapishane piçi diye bağırırken de...


filmdeki kadınlar hapishanesi hep eskiyle ya da kötüyle özdeşleştirilen kadınlar dünyasının kısmen temize çekilmesidir. oradaki kadınlar bir bayram günü süslenirken, veya biri tahliye olduğunda diğeri onun takunyalarını giyerken suçlu olmaktan çok kadındırlar. birbirleriyle kavga da etseler gerektiğinde sırtlarını birbirlerine yaslarlar. bir yandan kötülenen mahpus damı, bebeği onu zengin ve hijyenik koşullarda yetiştirecek babasının elinden kurtarmak için mükemmel bir yerdir. ama çocuk yetiştirmek için de öyledir: hülya koçyiğit'in başına türlü aksilikler ve lale belkıslar gelmese olacağı; kocasıyla evli, evinde ve mutlu kadın hayalinin korkunç ama önemli alternatifidir. çekirdek ailede anne bebeği doğduğunda yapayalnızdır. ne yapacağını bilemez. o eve uzak sokaklardan gelen kadınlar misafirdir hep, o minik modern evi sahiplenemez. halbuki kimsenin sahiplenmeyi istemediği o hapisahane, bir yerde, doğum anının paylaşılabileceği yegane mekan olarak kalmıştır. ve sezercik, işte buradan doğmuş, bereketli olmuştur...

ama aynı bereket sezer'in annelerine yansımaz pek: onlar, neredeyse tüm sezercik sagasından ayrı bir hikaye gibi duran mahpusluk kısmının kaderdaşları, bir kadınlar ağının ancak hapishanede bu kadar kuvvetli olabileceği mesajını vermek içindirler sadece. kadınlar ağının bedelinin yüksek olduğu, kadınların kadınlara başka türlü bu kadar yaklaşmayacağı... 

elif

4 Aralık 2008 Perşembe

annelik etmek


(kadınlığın en sahane hallerinin yaratıcısı olarak) annelik etmek meselesi

annelik yerine annelik etmek:
kadınların etraflarındaki tüm diğer kadınlar:
anneler, kızkardeşler, kayınvaldeler ve görümceler tarafından
yalnız bırakıldıkları bir noktada
bir kere yaşanan bir tecrübe olarak değil
hamama gitmek gibi tazeleyici bir tecrübe olarak annelik etmeyi kurmanın
bu yalnızlığa olan şifası...
paylaşılan ve kıskanılan bir ilişkiler ağı olarak annelik etmek



iyilik etmeye alternatif olarak annelik etmek
ortak iyi gibi muallak bir kavram yerine
ilişkide adeta mekansallaşmış bir kavram olarak annelik etmek.
kendin için, zorunda olduğun için, başka türlü bir bireyselliğe katlanamadığın için annelik etmek...

satının ve didemin yazılarında kendilerine hamileliklerini ve anneliklerini nasıl yaşayacakları konusunda hem yoldaş hem örnek olan, ama didaktik olmayan kadınlar var mesela... onların annelik edişi, bizi etkileyen kadınların annelerimizle ve böylece anneliğimizle bizi barıştırması, gözde'nin yazısında tarif ettiği yaraları sarması önemli.

elif




resim: satı'nın önerdiği bir annelik etme biçimi: fotoğrafçı cemal gülaş ve datvi... vahşi hayata annelik edilebilir mi?

link: