bir gün, penelope’nin öyküsünü okudum. penelope, kocası savaştayken malına-mülküne-kendisine göz koyan taliplerini oyalamak için örgüye başlar. erkeklere, örgü bitince, içlerinden birini seçeceğini söyler. çilesi geceye kadar ördüklerini sabaha kadar sökmesi, aynı işi sürekli tekrar etmesidir. odysseus’a göre bu çile, penelope’nin sadakatidir. aslında çile, kadın işleriydi. örmek kadınların boynunun borcuydu. kadınları böylesine meşgul eden, tüketen işleri olmasa bir yere bağlanıp kalırlar mıydı? yoksa alıp başlarını, çocuklarını, şişlerini giderler miydi? sadakat neydi? tekrar etmek, iplere dolanmak, hep orda kalmak değil mi? zaten “özgür kadın” örse örse hapisanede örerdi.
ilk çocuğuma hamileyken ilk kez elime şişleri aldım. kocaman karnımla zaten bir yere gidemiyordum. kalmak kader gibi olunca örmek zorunlu galiba. bari işe yarar bir şey olmasın, nasıl olsa pek çok kadın onları yapacak diye bebeğe çanta örmeye başladım. kocaman, sâkil, cart pembe bir çanta ördüm. öyle beceriksizdim ki, çantayı omzuma takınca yere değiyordu. üreyen ip sıraları sevimliydi gerçekten. bir alttan bir üstten hep aynı deliğe batmak. örmenin verdiği mutluluk, huzur gerçekti.
örgünün arketipsel bir sembol olarak başka anlamları da olduğunu biliyorum şimdi; örümceklerin neden kadın olduğunu. örümcek kadının öpücüğü de ne şahane filmdir ya. örmesek peki, hayatları, kuşakları, insanları kim birbirine bağlayacak? bıraksak biraz dağınık kalsa! biz “kurtlarla koşmaya” gitsek...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder